Türkiye ile Fransa arasındaki diplomatik ilişkiler, sadece son yılların değil, beş asırlık bir geçmişin ürünüdür. Bugün Doğu Akdeniz’de, Afrika’da ve NATO içinde yaşanan rekabet, aslında kökleri 16. yüzyıla kadar uzanan, zaman zaman iş birliği zaman zaman da keskin çatışmalarla şekillenen bir stratejik dansın yeni bir perdesidir. Söz konusu gerilimi beş asırlık perspektiften ele aldığımızda, günümüzdeki rekabetin yalnızca iki ülke arasında klasik bir güç mücadelesi olmadığını; aynı zamanda Fransa'nın eski “arka bahçesi” olan bölgelerde yaşanan prestij kaybını telafi etme çabası ile Türkiye’nin bağımsız, çok yönlü ve somut güç projeksiyonuna dayalı dış politikası arasındaki derin bir medeniyet kırılması olduğunu anlayabiliriz.
Tarihsel Derinlik
Türk-Fransız ilişkileri, sıra dışı bir paradoksla başlar. Bir Fransız tarihçinin “zambaklar ile hilal arasındaki günahkar birliktelik” olarak tanımladığı Fransa-Osmanlı ittifakı, 1536'da Fransa Kralı I. François ile Kanuni Sultan Süleyman tarafından hayata geçirilmiştir. Bu, bir Hristiyan devlet ile bir Müslüman devlet arasında ideolojik olmayan ilk stratejik ittifaktı ve Avrupa dengelerini temelinden sarstı. Osmanlı, Habsburg tehdidine karşı Fransa'ya verdiği kapitülasyonlar (1536, 1569, 1581, 1597, 1604) ile sadece ticari değil, aynı zamanda diplomatik ve kültürel bir ortaklık da kurmuştu. Bu dostane dönem, 1798'de Napolyon Bonapart'ın Mısır'ı işgali ile bozularak Osmanlı-Fransız ittifakına son vermiş ve ilişkilerin seyrini sürekli bir rekabet ve güvensizlik rotasına oturtmuştur.
19. yüzyılda emperyalizmin yükselişiyle Fransa, Akdeniz'in güney kıyısına yerleşmiş ve Cezayir'den başlayarak Batı ve Kuzey Afrika'nın büyük bir bölümünü sömürge haline getirmiştir. Bu süreç, Osmanlı'nın meşru topraklarına yönelen bir tehdit olarak algılanmış ve iki devlet arasında derin bir jeopolitik uçurum açılmıştır. I. Dünya Savaşı'nda farklı saflarda savaşan Fransa, Mondros Mütarekesi sonrasında Anadolu topraklarını işgal eden devletlerden biri olmuş; ancak Türk Kurtuluş Savaşı'nın kazanılması ve 20 Ekim 1921 tarihli Ankara Anlaşması ile iki ülke arasındaki sınır günümüz halini almıştır. Bu dönem, işgalci geçmişin ulusal hafızalara kazındığı ve “sömürgeci Fransa” imajının pekiştiği kritik bir kırılma noktası olmuştur.
Yeni Çatışma Alanları: Afrika, Doğu Akdeniz ve Karabağ
Günümüze gelindiğinde, Tarihin bu derin izleri, bugünün jeopolitik satranç tahtasında hala canlıdır. Özellikle Emmanuel Macron döneminde Fransa’nın Türkiye’ye karşı geliştirdiği söylem ve hamleler, çoğu zaman Paris’in gerileyen küresel etkisini telafi etme çabası olarak yorumlanmaktadır.
Afrika, bu rekabetin en görünür sahası haline gelmiştir. Fransa, onlarca yıl boyunca eski sömürgeleri üzerinden Batı Afrika’da siyasi, ekonomik ve askerî nüfuz kurmuştu. Ancak son dönemde Mali, Nijer, Burkina Faso ve Çad gibi ülkelerde Fransız karşıtlığının yükselmesi Paris’in “arka bahçesini” kaybetmeye başladığını göstermiştir. Özellikle Sahel bölgesinde Fransız askerî varlığının hedef alınması ve darbeler sonrası askerlerini çekmek zorunda kalması, Fransa’nın prestijine ağır darbe vurmuştur. Buna karşılık Türkiye; savunma sanayii, eğitim, insani yardım, TİKA projeleri ve diplomatik açılımlar üzerinden Afrika’da daha “eşit ortaklık” temelli bir model sunarak dikkat çekmektedir. Türk SİHA'larının (Bayraktar TB2) ve T-129 ATAK helikopterlerinin Nijerya, Mali, Burkina Faso gibi ülkelerdeki etkinliği, Fransa’nın bölgedeki geleneksel üstünlüğünü psikolojik olarak derinden sarsmıştır. Fransa'nın müdahaleci geçmişine karşılık, Türkiye’nin sunduğu teknoloji transferi ve finansal esneklik modeli, kıtada yeni bir sayfa açılmasına yol açmaktadır.
Bu psikolojik kırılmanın en önemli dönüm noktalarından biri ise 2020 Dağlık Karabağ Savaşı olmuştur. Türkiye’nin Azerbaycan’a verdiği siyasi, teknolojik ve askerî destek, sahada Ermenistan’ın ağır yenilgisiyle sonuçlanmıştır. Fransa ise tarihsel olarak Ermeni diasporasına yakın duran bir çizgi izlediği için süreç boyunca Bakü-Ankara hattının başarısı Paris’te büyük bir stratejik prestij kaybı olarak algılanmıştır. Çünkü bu savaş yalnızca Karabağ’da değil; Türk savunma sanayiiinin etkinliği, yeni nesil harp konsepti (SİHA, elektronik harp) ve bölgesel güç projeksiyonu açısından da küresel ölçekte izlenmiştir. Bu tablo, Fransa’nın geleneksel Avrupa merkezli güvenlik anlayışına ciddi bir meydan okuma niteliğindeydi.
Doğu Akdeniz’de yaşanan gerilimler ise rekabeti daha sert bir askerî boyuta taşımıştır. Fransa’nın Macron yönetimiyle geliştirdiği askerî ilişkiler ve bölgeye savaş gemileri göndererek yaptığı güç gösterileri, Türkiye tarafından doğrudan bir çevreleme politikası olarak görülmüştür. Ankara’nın “Mavi Vatan” yaklaşımı ve Libya’yla imzalanan Deniz Yetki Alanları Mutabakatı ile Doğu Akdeniz'deki enerji denklemini fiilen değiştirmesi, Fransa’nın planlarını bozmuştur. Paris’in özellikle Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile yakınlaşarak bölgede askerî varlık göstermesi, Ankara tarafından stratejik bir baskı girişimi olarak değerlendirilmiştir. Ancak Ankara’nın kararlı duruşu, Fransa’nın bölgede istediği tam caydırıcılığı oluşturmasını her seferinde zorlaştırmıştır.
Macron'un Vizyonu ve Türkiye'nin Somut Gücü
Bu noktada Emmanuel Macron'un kişisel siyasi vizyonu da önem taşımaktadır. Macron, Almanya’nın ekonomik ağırlığına karşı Fransa’yı Avrupa’nın askerî ve jeopolitik lideri konumuna taşımaya çalışmaktadır. Özellikle NATO'nun Avrupa kanadının zayıfladığı bir dönemde, “Avrupa ordusu”, “stratejik özerklik” ve ABD’ye bağımlılığın azaltılması söylemleri onun liderlik vizyonunun merkezindedir. Ancak Fransa’nın kronik ekonomik sorunları, iç siyasetteki aşırı sağ baskısı ve Afrika’daki ciddi gerilemesi, bu liderlik iddiasını giderek zayıflatmaktadır. Buna karşılık Türkiye, NATO içindeki en büyük ikinci ordusu, kendi özgün savunma üretim kabiliyeti (SİHA, İHA, TCG ANADOLU…..) ve Suriye, Libya, Karabağ’da kazandığı operasyonel tecrübelerle sahada somut bir güç üreten aktör görüntüsü vermektedir.
Dolayısıyla Paris-Ankara gerilimi çoğu zaman ideolojik veya kültürel değil, tamamen güç projeksiyonu ekseninde ilerlemektedir. Fransa, Akdeniz’den Afrika’ya uzanan tarihi nüfuz alanlarında kendi etkisinin hızla gerilediğini hissederken; Türkiye daha bağımsız, çok yönlü ve sahaya dayalı bir dış politika izlemektedir. Macron’un Türkiye’ye yönelik zaman zaman yükselen sert söylemleri, çoğu zaman kendi iç kamuoyu ve Avrupa liderliği yarışına yönelik bir pozisyon alma çabasının parçası olarak okunmaktadır. Ancak sahadaki jeopolitik realite, diplomatik söylemden çok daha belirleyicidir.
Jeopolitikte Belirleyici Olan Güç Üretmektir
Tarihin ilk “günahkar birlikteliğinden” bugünün keskin rekabetine uzanan bu beş asırlık ilişki, bir paradoksu da beraberinde getirir. Fransa ve Türkiye, 2025 yılı itibarıyla 23,8 milyar avroyu aşan ticaret hacmine, binlerce Fransız şirketinin Türkiye'deki yatırımlarına ve milyonlarca turistin karşılıklı akışına rağmen, jeopolitik olarak birbirinden uzaklaşmış durumdadır. Aslında modern dünyada prestiji belirleyen şey yalnızca tarihsel anlaşmalar veya diplomatik nezaket değil; kriz bölgelerinde sonuç üretebilme kapasitesi olmuştur.
Fransa, sömürge geçmişinin ağırlığı ve değişen küresel dengeler karşısında bir varoluşsal dönüşüm geçirirken; Türkiye, yerli ve millî savunma sanayiinin sağladığı özgüvenle daha bağımsız bir aktör olarak öne çıkmaktadır. Önümüzdeki dönemde, iki ülke arasındaki stratejik rekabetin seyri, büyük ölçüde Fransa’nın eski nüfuz alanlarındaki gerileyişini ne kadar hızlı kabulleneceğine ve Türkiye’nin bu boşluğu ne ölçüde kendi jeopolitik vizyonuyla doldurabileceğine bağlı olacaktır. Modern dünyanın satranç tahtasında, kazanan figürlerin İslam veya Hristiyan olup olmadığı değil, hamlelerini en isabetli anda yapıp yapmadıkları belirleyicidir.
Gelecek On Yıl: Çatışma mı, Zorunlu İş Birliği mi?
Türk-Fransız ilişkilerinin önümüzdeki on yılda nasıl bir seyir izleyeceği, yalnızca iki ülkenin değil, Doğu Akdeniz’den Sahel’e, NATO’nun iç uyumundan Avrupa Birliği’nin savunma kimliğine kadar geniş bir coğrafyanın kaderini belirleyecektir. 2035 yılına uzanan bu süreçte üç olası senaryo öne çıkmaktadır:
1. Rekabetin Derinleşerek Kurumsallaşması (Yüksek Olasılık)
Mevcut eğilimler devam ederse, Fransa ile Türkiye arasındaki gerilim yalnızca ikili düzeyde kalmayacak, bloklar arası bir rekabete dönüşecektir. Fransa, “Avrupa stratejik özerkliği” söylemini daha da ileri taşıyarak, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki varlığını dengelemek için Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ı askeri anlamda tahkim etmeye devam edecektir. Paris’in öncülük edeceği bir “Akdeniz Kalkanı” girişimi (Yunanistan, Mısır, İsrail, GKRY ve Katar’ı içerebilir) Ankara’yı çevrelemeyi hedefleyebilir. Buna karşılık Türkiye, Libya, Somali, Nijer ve Azerbaycan ile imzaladığı ikili anlaşmaları derinleştirerek kendi ekseninde bir “Güney İttifakı” kuracaktır. Bu senaryoda, iki ülke arasında doğrudan bir askeri çatışma yaşanmasa da, vekalet savaşları, istihbarat operasyonları ve enerji sondajı krizleri kronik hale gelecektir. Fransa’nın Afrika’daki son askeri üslerini de kaybetmesi halinde, Paris’in tepkisi daha da sertleşebilir; bu da Türkiye’yi hedef alan ekonomik yaptırımlar veya savunma sanayii ambargoları şeklinde tezahür edebilir.
2. Pragmatik Dönüşüm: Rekabet Eden Ama Çatışmayan Bir Mod (Orta Olasılık)
Her iki ülkenin de içinde bulunduğu ekonomik ve siyasi zorluklar, liderleri uzun vadeli çatışmanın maliyetini yeniden hesaplamaya itebilir. Fransa, 2030’ların başında Afrika’daki nüfuz kaybının geri döndürülemez olduğunu kabullenerek, kendini Akdeniz’in kuzey kıyısı ve Avrupa iç güvenliğine odaklayabilir. Türkiye ise, yüksek enflasyon ve dış finansman ihtiyaçlarının baskısıyla, AB ile gümrük birliğinin güncellenmesi ve vize serbestisi gibi somut kazanımlar için Fransa ile doğrudan diyaloğa yönelebilir. Bu senaryoda dikkat çekici bir dönüm noktası, Doğu Akdeniz’deki doğal gaz rezervlerinin ortak bir kıyı devletleri konferansıyla paylaşılması olabilir. Ayrıca, Suriye ve Irak’taki istikrarsızlığın terörü yeniden alevlendirmesi durumunda, Fransa ve Türkiye’nin PKK/YPG ile DEAŞ’a karşı zorunlu bir operasyonel koordinasyon içine girmeleri mümkündür. Bu model, “rekabetçi iş birliği” olarak tanımlanabilir: iki ülke çıkar çatışması olan bölgelerde (Doğu Akdeniz, Afrika) birbirlerine açıkça karşı dururken, çakışan tehditler söz konusu olduğunda (özellikle terör ve düzensiz göç) masaya oturabilir.
3. Tarihsel Bir Uzlaşı: Neo-Osmanlı ve Neo-Sömürge Anlatılarının Aşılması (Düşük Olasılık)
Bu senaryo, her iki ülkenin de mevcut liderlik kadrolarının değişmesini veya radikal bir jeopolitik depremi (örneğin ABD’nin Akdeniz’den tamamen çekilmesi, Rusya’nın Kafkaslar ve Afrika’daki varlığını kritik biçimde kaybetmesi) gerektirir. Böyle bir ortamda Fransa, Türkiye’yi “küresel güney” ile “küresel kuzey” arasında bir köprü olarak görme potansiyelini keşfedebilir. Tarihteki “günahkar birliktelik” örneğinde olduğu gibi, her iki devlet de kısa vadeli jeopolitik kazançlar için ideolojik ve tarihsel kırgınlıkları bir kenara bırakabilir. Bu takdirde, ortak bir Akdeniz Donanması, Fransız nükleer teknolojisinin Türk sivil nükleer programına entegrasyonu veya Cezayir ile Fas arasında ortak bir arabuluculuk gibi bugün hayal dahi edilemeyecek adımlar atılabilir. Ancak bu senaryo, şu an için Fransa’nın sömürge geçmişinden kaynaklanan derin güvensizlik ve Türkiye’nin “Mavi Vatan” doktrinine duyduğu stratejik bağlılık nedeniyle oldukça zayıf bir olasılık olarak durmaktadır.
Önümüzdeki on yılda ilişkilerin hangi senaryoya evrileceğini üç temel değişken belirleyecektir:
· Demografik ve Ekonomik Dayanıklılık: Fransa’nın nüfusu yaşlanırken, Türkiye’nin genç nüfusu ve savunma sanayiindeki ihracat artışı, Ankara’ya uzun vadeli bir dayanıklılık sağlamaktadır. Ancak Türkiye’nin döviz rezervleri ve cari açık sorunu, Fransız sermayesine olan bağımlılığını artırmaktadır. Ekonomik baskı, Ankara’yı pragmatizme itebilir.
· AB’nin Dönüşümü: Avrupa Birliği eğer federal bir savunma yapısına (Eurocorps’un genişletilmesi, Ortak Savunma Paktı) yönelirse Fransa doğal lider olarak Ankara’ya karşı daha sert bir tutum alabilir. Eğer AB dağılma veya yavaşlama sürecine girerse, Fransa tek başına hareket etmek zorunda kalır ki bu durumda Türkiye ile bir denge arayışı kaçınılmazdır.
· ABD’nin Rolü: Washington’un bölgeye ilgisinin azalması (Pasifik’e kayma), hem Fransa’yı “Avrupa’nın koruyucusu” rolüne soyunmaya iterken hem de Türkiye’yi daha bağımsız bir güç merkezi haline getirecektir. Bu, iki aktör arasında doğrudan bir sürtüşmeyi tetikleyebilir. Tersine, ABD’nin Akdeniz’e geri dönmesi (Rusya veya Çin tehdidiyle) her iki ülkeyi aynı ittifak çatısında pasifize edebilir.
Rekabetçi Denge Kaçınılmaz Görünüyor
Değerlendirmemizin vardığı nokta şudur: Ne tam bir düşmanlık, ne de gerçek bir stratejik ortaklık önümüzdeki on yılda Fransa ile Türkiye arasındaki ilişkinin en gerçekçi tanımı “rekabetçi denge” olacaktır. Bu, tıpkı Soğuk Savaş sırasında ABD ile SSCB arasında yaşanan “kontrollü çatışma” gibi değil, daha çok 16. yüzyıldaki Osmanlı-Fransız ittifakının bir antipodu gibi işleyecektir: o zaman güçlerini birleştiren iki devlet, şimdi aynı coğrafyada birbirlerinin gücünü sınırlamaya çalışmaktadır.
Macron sonrası Fransa’da aşırı sağın yükselmesi veya Türkiye’de yeni bir anayasal düzen, ilişkilerde beklenmedik kırılmalar yaratabilir. Ancak jeopolitiğin değişmeyen kuralı geçerliliğini koruyacaktır: Kim üretir, kim sonuç alır ve kim kriz anında sahadadır, prestij odanın içinde değil, sınırın ötesinde inşa edilir. Fransa’nın tarihsel derinliği ve kurumsal ağırlığı, Türkiye’nin operasyonel kabiliyeti ve risk alma kapasitesiyle karşı karşıya gelmeye devam edecektir. Bu rekabet, Akdeniz’in bin yıllık bir kavşak olma özelliğini yeniden doğrulayacak, ancak iki ülkeyi de belki de sadece bu sayede olası daha büyük tehditlere (iklim göçü, su kıtlığı, yeni salgınlar) karşı tetikte tutacaktır.
Tarihin bu kez hangi tarafa yazacağı değil, iki tarafın da tarihin yazıcısı olmayı ne kadar hak ettiği belirleyici olacaktır. Belki de en büyük stratejik kazanç, düşmanlığın kaynar suyunda pişen birlikteliğin, yüzyıllar sonra bir gün zorunlu bir dostluğa dönüşmesinde saklıdır. Zira Akdeniz, hem Fransa’nın hem de Türkiye’nin birbirlerinden kaçamayacağı kadar küçük; hayalleri ise birbirlerini yok sayamayacak kadar büyüktür.