Denizde sınır yoksa vatan da yoktur!

Bu milletin denizlerle imtihanı tarih sahnesinde destanlarla doludur. Ama ne hikmetse 21. yüzyılda hâlâ "Şu kaya parçası kime ait?" diye iki komşu ülkenin nefes borusuna hançer dayadığı bir coğrafyada yaşıyoruz. Evet, Ege'den bahsediyorum. O masmavi, rüzgârıyla insanın yüreğini ferahlatan ama siyasetin ağır metalleriyle kirletilmiş o eşsiz deniz.

Şimdi lafı eğip bükmeden söyleyeyim: Türkiye'nin Deniz Yetki Alanları (Mavi Vatan) Yasa Tasarısı öylesine bir tasarı değil. Bu, aslında yıllardır kıyıya vuran kemiklerin, kâğıt üzerinde unutulmuş adaların ve "zürafa" gibi garip isimli kayalıkların ahını alacak bir belge. Öyle ki Yunan bu tasarıyı henüz nefes alırken koklamış, sakalını yolup "Aman Allah'ım, Türkler yine bir şey karalıyor!" diye telaşa düşmüş.

Ege'nin arka bahçesinde 152 hayalet: EGAYDAAK'lar kimdir, ne ister?

Her şeyden önce şu terimi ezberleyelim: EGAYDAAK Ege'de Egemenliği Antlaşmalarla Yunanistan'a devredilmemiş Ada, Adacık ve Kayalıklar. Sayıları tam 152 civarında. Yani koca bir ada filosu, tıpkı bir saatli bomba gibi orada duruyor. Peki, bu kayalıkların kime ait olduğu belli değil mi? Aslında belli ama Yunan zihniyeti, "Ben alayım da köşemde dursun" mantığıyla hareket edince işler karışıyor.

Bunların en meşhur hikâyesi, malum Kardak Krizi'dir. Tansu Çiller hanımefendinin başbakanlık döneminde iki ülke resmen savaşın eşiğinden dönmüştü. Türk askerinin soğukkanlılığı ve durum üstünlüğü sayesinde Yunan topuklayarak geri çekilmiş, Kardak üzerinde eski statü yeniden tesis edilmişti. Ama işin tuhafı, krizin bittiği yerde Zürafa (şaka değil, cidden Zürafa Adası!), Koyun Adası, Tavşan Adası gibi diğer EGAYDAAK'lar masaya yatırılmamıştır. Neden? Çünkü diplomasi denen işte bazen "susalım da işimiz yolunda gitsin" anlayışı işlemiş. Eh, sonuç ne mi? Yunan Sahil Güvenliği, Zürafa açıklarında balıkçı teknelerimizi hâlâ "Hop hemşerim, burası benim!" diye taciz ediyor. Balıkçımız ağını atıyor, Yunan botu geliyor. Bu nasıl komşuluk? İnsan önce bir çay ikram eder. Sürekli gerginlik peşinde Yunan.

Konu sadece Ege değil elbette. Kıbrıs'ta da benzer bir "ahmak ısrarı" var. Kıbrıs’ta garantörler varken, AB'nin "hadi oradan" demesi gerekirken. Garantör ülkeler bellidir: İngiltere, Yunanistan ve Türkiye. Ne AB, ne ABD, ne de son zamanlarda gözünü adaya diken İsrail'in burada en ufak bir söz hakkı yoktur. Ama Rumlar, tıpkı Ege'deki Yunan kardeşleri gibi, AB'yi ve başka aktörleri işin içine sokarak tarihsel sorunları sulandırmaya çalışıyor.

Şimdi AB denen yapıya bir soralım: Siz Kıbrıs Rum Kesimi'ni üye yaparken, "Durun kardeşim, Türkiye ile yıllanmış sorunlarınızı çözmeden giremezsiniz!" dediniz mi? Hayır. Aynen Ege'de Yunanistan'a "Sen önce Kardak'ı, Zürafa'yı, 12 mil meselesini hallet, sonra AB'de otur" diye bir şart koşmadınız. O halde bugün "Türkiye, AB'ye girmek istiyorsa Yunan ve GKRY ile sorunlarını çöz" deme hakkını nereden buluyorsunuz? Kusura bakmayın ama bu tam bir hukuk dışılık örneğidir.

Kaldı ki Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kuruluş antlaşmalarına aykırı olarak sadece Rum tarafının AB'ye alınması bile tek başına skandaldır. Garantör olmayan Fransa'ya, İsrail'e adada üs verme çalışmaları da öyle. Anlayacağınız, "Garantör benim, siz işinize bakın" diyen Türkiye'nin adada daimi deniz ve hava gücü bulundurması sadece bir hak değil, aynı zamanda tarihi bir zorunluluktur. 1974 Barış Harekâtı sonrası Rumların Türklere yönelik etnik temizliğini unutmayalım. O gün bugündür adaya barış geldi. Bunu kimse inkâr edemez.

1982 Sözleşmesi: Şerh koyamadığımıza yanarız ama...

Gelelim tüm bu deniz yetki tartışmalarının bel kemiğine: 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi. Bilindiği üzere Türkiye, bu sözleşmeye bazı maddelerine şerh koyamadığı gerekçesiyle taraf olmamıştır. Ama yasa tasarısının mimarları, sözleşmeyi tamamen dışlamamış, "kısmen uygun oluruz" demiştir. Doğru bir yaklaşım. Çünkü Doğu Akdeniz ve Ege gibi hassas bölgelerde yetki alanları ancak karşı kıyıdaşlarla ikili antlaşmalar yapılarak çerçevelendirilebilir.

İşte bu noktada Türkiye'nin karasuları konusundaki net duruşunu da vurgulamak gerekir: Ege'de 6 mil uygulaması devam ediyor, Doğu Akdeniz'de ise 12 mil ayrımı var. Bu ayrımın temelinde Rodos Adası'nın kuzeyinden geçen enlem çizgisi yatıyor. Dahası, Yunanistan'ın iddia ettiği o ufacık ve sahile 1.4 km uzaklıktaki Meis Adası (ne kadar ada ise artık) bu ayrımın dışında bırakılmıştır. Neden? Çünkü Meis'in anakaraya bu denli yakın bir kayalığın 12 mil suları, Türkiye'nin boğazını keser. Bunu kabul etmek, denize hapsedilmeyi kabul etmektir.

Suriye, Mısır, Libya ve KKTC: Haritayı yeniden çizme vakti!

Yasa tasarısının pratik adımlarına gelelim: İlk iş, Suriye ile deniz yan sınırı tespit edilmeli. O yan hattan sonra Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) uzatılacak. KKTC'nin MEB'i de bu hesaplamanın tam ortasında, göz ardı edilemez bir gerçekliktir.

Mısır ile zaten bir yan sınırımız yoktur, ama Libya ile yaptığımız MEB antlaşması var. Bu antlaşma, Doğu Akdeniz'deki dengeleri altüst eden dev bir adımdı. Şimdi yapılması gereken, hükümetin bu işi hızlandırması. Aksi halde ortaya çıkan boşluğu Yunanistan ve Rumlar, yalan yanlış ikili antlaşmalarla doldurmaya çalışıyor. Nitekim Mısır'ın işine gelen de Türk tezidir; çünkü bu tez Mısır'a daha geniş bir alan dikte etmektedir. Geç kalmak, kimsenin haddine değil.

Karadeniz'de ise işler nispeten yolunda. Bulgaristan, Gürcistan ile yan sınır antlaşmalarımız yapılmış, MEB uzantıları netleşmiştir. Demek ki başarabilen bir devlet var ortada. O halde Ege ve Akdeniz'de de aynı kararlılık neden gösterilmesin?

Balıkçılık için MEB şart değil, ama cesaret şart!

Bir noktayı da düzeltelim: Balıkçılık için illa Münhasır Ekonomik Bölge ilan etmeniz gerekmez. "Balıkçılık Alanı" ilan edersiniz, tıpkı Batı Akdeniz ülkeleri gibi. Mavi Vatan'ın her karışında avlanma hakkınızı ilan edersiniz. Balıkçınız da alanını bilir, ağını atar, ekmeğini çıkarır. Kimsenin burnunun dikine gemiler sürmesine gerek yok. Yeter ki devlet, sahil gücüyle, donanmasıyla bu alanları koruyacağını göstersin. Yunan balıkçılara "Dur!" diyecek bir caydırıcılık, Zürafa'da botları durduracak bir irade.

Deniz Yetki Alanları (Mavi Vatan) Yasa Tasarısı, Türkiye'nin iç hukukundaki iki karasuları kanunundan çok daha fazlasını hedefleyen, kapsamlı bir belgedir olmalıdır. Yasalaşması, sadece diplomatik bir hamle değil, aynı zamanda milli bir gerekliliktir.

Şu an bile Yunan basını bu tasarıyı duymuş, telaş içinde köşe yazıları döşüyor. "Türkler ne yapıyor, yine fesat çeviriyor!" diye feryat ediyorlar. Oysa biz sadece hakkımızı, antlaşmaların bize verdiği yetkiyi, tarihin unuttuğu 152 EGAYDAAK'ı, Zürafa'nın itibarını, Kıbrıs'taki garantörlüğü ve balıkçımızın alnının terini korumak istiyoruz.

Yasa çıksın, yasalaşsın. Sonra oturur, okur, yorumlarız. Belki eksikleri vardır, belki fazlalıkları. Ama şu kesin: Bugüne kadar denizlerimizde bir "devlet politikası" eksikliğinden mustariptik. Mavi Vatan, işte bu eksiği kapatacak bir çatıdır.

Vakit geçmedi, geçiyor! Bu tasarıyı hızlandırın. Meclis'in gündemine kazın. Yunan'ın "aman AB ne der, Almanya ne der" diye kıvranmasını izlemek, bize de kibarlıkla gülümsemek düşer.

Mavi Vatan'dan vazgeçmek, esaretten beterdir. Dalgalar konuşsun, kayalıklar şahit olsun ve tasarı yasalaşsın hem de derhal.