Benim Everest’le imtihanım aslında daha başlamadan bitti. Ama bitmediğini sanmam yıllar sürdü.

Gençtim. Çok genç. Öyle bir yaşta hayal ettim ki zirveyi, henüz mitokondri nedir bilmiyordum, hipoksi denilen şeyin bir insanı nasıl sessizce çıldırttığından haberim yoktu. Everest... kelimenin kendisi bile bir büyü gibi gelirdi kulağıma. Haritalarda iğne başı kadar bir nokta, ama benim dünyamda kocaman bir tutku. Ne zaman bir dağcı belgeseli izlesem, ne zaman bir zirve hikayesi okusam, içimde bir şeyler yanardı. "Ben de yapabilirim," derdim. "Ben de orada durabilirim."

Ne kadar çok şey bilmediğimi şimdi daha iyi anlıyorum. O hayal, aslında kendi hücrelerimin birer birer intihar edişini hayal etmekten farksızmış. Vücudumun, en ufak bir itiraz hakkım olmadan, kendini yemesini seyretmekmiş hayalim. Ve ben buna "macera" diyordum.

İşte şimdi, yıllar sonra, oturup bu yazıyı yazıyorum. Buyrun, gelin size "Ölüm Bölgesi" denen o muhteşem laboratuvarda neler olduğunu anlatayım.

Nefes Alırken Boğulmak: Vücudun İronik Dansı

Deniz seviyesinde bir nefes, size hayat veren %21 oksijendir. Sevdiğiniz birinin kokusunu içine çektiğiniz o derin nefes, aslında hücrelerinize gönderdiğiniz bir aşk mektubudur. Ama Everest'in 8.000 metre üzerindeki o mistik "Ölüm Bölgesi"ne çıktığınızda bu mektup, bir veda zarfına dönüşür.

Oksijen oranı üçte birine iner. Atmosfer basıncı öylesine düşer ki, ciğerlerinize çektiğiniz her nefesin üçte ikisi tamamen boşunadır. Yani nefes alıyorsunuz ama aslında boğuluyorsunuz. Vücudunuz bunu fark ettiğinde panikleyip hiperventilasyona başlar – daha hızlı nefes alarak açığı kapatmaya çalışır. Ama başaramaz.

Kan oksijen basıncınız 35 torr civarında takılıp kalır. Bayılma eşiğiniz ise 37 torr. Siz daha otururken, bir bardak su içmek için bile kıpırdamadan, beyniniz sürekli olarak "Hadi bakalım, şimdi kapanıyoruz" diye fısıldar. Everest zirvesinde bu değer 28 torr'a düşer. Normalde 90 torr'un altına düşmemesi gereken bir değer. Mitokondrileriniz – o sevgili enerji fabrikalarınız – oksijensiz kalınca ATP üretemiyor. Hücreleriniz önce enerji krizine giriyor, sonra programlı bir intiharla ya da doku ölümüyle vedalaşıyor. Vücudunuz moleküler düzeyde parça parça ölmeye başlıyor. Ve siz hâlâ "Zirveye çıkacağım!" diye sayıklıyorsunuz.

Kendini Yiyen Canavar

Oksijen yetmezliği yetmezmiş gibi, vücudunuz bir de kendini yemeye başlıyor. 6.500 metre üzerinde kan şekeri seviyeniz dibe vuruyor. Glikoz kalmayınca, sıra yağ ve kas dokusuna geliyor. Dağcılar haftalar içinde onlarca kilo veriyor. Sindirim sisteminiz neredeyse tamamen duruyor – mide bulantısı, iştah kaybı... Dışarıdan besin almanız imkânsızlaşıyor. Üstelik aşırı solunum ve terlemeyle su kaybediyorsunuz.

Yani özetle: vücudunuz açlıktan ölmemek için kendi kaslarınızı yiyor, ama aynı anda susuzluktan da kıvranıyorsunuz. Bir dağcının deyimiyle: "Koşu bandında koşarken pipetle nefes almak gibi." Evet, tam olarak öyle. Ne eğlenceli, değil mi?

Beynin Yumuşak Çöküşü

Şimdi gelelim asıl komediye: Beyin Frontal lobumuz – karar verme, planlama, muhakeme, dürtü kontrolü gibi şeylerden sorumlu o şık bölge – oksijen azaldıkça çalışmayı bırakıyor. 4.500 metrede bile bilişsel performans düşmeye başlar. Peki ya 8.000 metre?

Dikkat süresi saniyelere iniyor. Kısa süreli bellek diye bir şey kalmıyor. En basit işlem – bir düğme iliklemek, oksijen tüpünün vanasını çevirmek – imkânsızlaşıyor. Sonra "yüksek irtifa serebral ödemi" devreye giriyor: beyin dokusu şişiyor, denge kayboluyor, halüsinasyonlar başlıyor, koma geliyor. Tedavisi çok basit: hemen aşağı inmek. Ama bilişsel yetileri mahvolmuş bir insanın bu kararı almasını beklemek, bir körün ateş etmesini beklemek gibi.

İşte tam bu noktada "mental dayanıklılık" denen o muhteşem kavram sahneye çıkıyor. Modern dağcılık anlatısına göre, zirveye ulaşmanın yolu fiziksel kondisyondan çok, "yıkılmaz irade"den, "asla pes etmeme" ruhundan geçiyor. Yani kısaca: ne kadar deliysen, o kadar başarılısın.

İşte ironi burada: Mental dayanıklılık, tam da beynin en çok ihtiyaç duyduğu anda – yani "Dur geri dön, burada öleceksin" sinyalini dinlemesi gereken anda – onu yok eden mekanizmaya dönüşüyor. Hipoksinin etkisiyle bozulmuş bir beynin aldığı kararlar rasyonel değildir. Ama bu kararlar, sağlıklı bir zihnin "cesaret" diye tanımlayacağı davranışlarla aynı gözükür.

Buna Summit fever "zirve ateşi" deniyor. Dağcıların artık akıl sağlığını kaybetmişçesine, fiziksel olarak çökmek üzereyken bile zirveye ulaşmak için her şeyi göze alması. Zaten mantıksız olan bir hedef için, mantıksızca ısrar etmek. "Ne kadar çok delirdiysen, o kadar çok saygı görüyorsun."

Ya Dağa, Ya Kendine Dur Demek

Gençliğimde o hayali kurarken, tüm bunları bilmiyordum. Sadece zirvede duracağım anı hayal ederdim. Rüzgârın sesini, karın bembeyazlığını, dünyanın ayaklarımın altında oluşunu... Ama o hayalin içinde asla nefes alışımı hayal etmezdim. O hayalin içinde asla hücrelerimin ölümünü, beynimin yavaşça kapanışını, ellerimdeki donmaları, ciğerlerimdeki yanmayı hayal etmezdim.

Ben sadece zaferi hayal ederdim. Deliliği değil.

Everest'in Ölüm Bölgesi, hücrelerin ölümü, dokuların erimesi ve beynin çöküşü üzerine kurulu grotesk bir biyolojik tiyatro. Başrol oyuncuları ise tüm bu kaosa rağmen zirveye ulaşmak için kendilerini parçalayan dağcılar. Akademik veriler çok açık: 8.000 metrede insan vücudu biyolojik olarak kendini yok etmeye programlanmıştır. Peki bizi oraya tırmanmaya iten şey ne? "Zirve ateşi" mi? Beyin ödemi mi? Yoksa ikisi de aynı şey mi? Mental dayanıklılık, bu anlamsız çabanın yüceltilmiş adından başka bir şey değil. Bir insanın kendi beyninin "Artık yeterli oksijenim kalmadı, dön" sinyalini bastırabilmesi kahramanlık değildir. Bu, sadece beynin işlevini yitirmesidir.

Belki de gerçek anlamda sağlıklı bir zihin, daha başlangıçta "Hayır, bu saçmalığı yapacak değilim" diyerek geri dönendir. Ama bu, çok daha az kahramanca ve çok daha az fotoğraflanabilir bir hikayedir. Belki de yeryüzünde bir "Akıl Bölgesi" vardır. Ve orada yaşamak, Everest'ten çok daha zorlu bir mücadele gerektiriyordur.

Gençliğimde hayal ettiğim o zirve için şimdi sadece gülüyorum. Ama hüzünlü bir gülüş bu. Çünkü o hayal aslında ölmemiş; sadece başka bir şeye dönüşmüş. Artık dağların zirvelerine değil, kendi içimin derinliklerine tırmanmaya çalışıyorum. Orada da bir ölüm bölgesi var. Orada da oksijen az. Orada da beyin oyunlar oynuyor.

Ama en azından şimdi, ne zaman "asla pes etme" diye bir slogan duysam, içimden bir ses fısıldıyor: "Bazen pes etmek, devam etmekten daha büyük bir cesarettir."

Ne kadar akıllıymışım, değil mi?

Yazarın notu: Bu yazı, insanlığın kendi varoluş sınırlarıyla neredeyse mazoşistçe bir oyun oynama yeteneğine dair ironik bir ağıttır. Herhangi bir dağcıya hakaret içermez. Sadece aynaya bakıp gülümsememizi sağlar. Ve belki de biraz durup düşünmemizi: "Ben hangi zirveye tırmanıyorum şu anda? Ve gerçekten orada olmam gerekiyor mu?". Yolu o dağdan geçmiş olanlara da selam olsun.

Ölüm Bölgesi, deniz seviyesinden 8.000 metre yüksekliğin üzerindeki irtifalar olarak tanımlanır. Bu bölgede atmosfer basıncı insan yaşamını uzun süre sürdürmeye yetmez; oksijen seviyeleri deniz seviyesindekinin üçte biri kadardır. Uzmanlar, bu bölgede yalnızca 16-20 saat kalınmasını tavsiye eder. Dünyadaki 14 "sekiz binlik" zirvenin tamamı bu bölgede yer alır.

Resim’deki ufak bayraklar bu uğurda Everest’in çeşitli yerlerinde hayatını kaybeden dağcıların yerlerini göstermektedir.