Son dönemde hem Yankı: İkinci Perde hem de üçüncü sezon hazırlığındaki Mezarlık ile adından söz ettiren yönetmen Ömer Baykul ile keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Yoğun tempoya rağmen setlerde olmanın kendisine iyi geldiğini söyleyen Baykul, farklı projeler arasında geçiş yapmanın zihnini dengelediğini belirtiyor. Yankı evrenini “Türkiye’nin dönüşen ruh hâlinden süzülen bir yüzleşme hikâyesi” olarak tanımlıyor.

Mezarlık dizisinin başarısını ise samimiyete bağlıyor: “Hiçbir acıyı süsleyerek anlatmadık, seyirci de bunu hissediyor.” Karanlık atmosferi önce duyguda kurduklarını vurgulayan Ömer Baykul, kadın hikâyeleri anlatırken kendini “insan” olarak konumlandırdığını, amacının duyulmamış seslere alan açmak olduğunu ifade ediyor.


Son olarak Yankı dizisinin yönetmen koltuğunda oturdunuz. Şimdi de Mezarlık dizisinin üçüncü sezonuna başlıyorsunuz. Bu yoğun tempoda günler nasıl geçiyor?

  • Yoğun ama çok keyifli geçiyor. Setin içinde olmayı çok seviyorum. Bu yüzden o yorgunluk bana iyi geliyor. Birde yakın zamanda çektiğim “Karma”dizisi dijital platformda yayına girdi onunda tatlı telaşı içerisindeyim. Projeler arasında birbirinden farklı dünyalara geçmek aslında zihnimi de dengeliyor. Her işin ayrı bir ritmi var; ben o ritmin içinde kendimi iyi hissediyorum.


Yankı: İkinci Perde aksiyonu bol, karakterlerin iç çatışması kuvvetli bir dizi olarak seyircide merak uyandırıyor. Siz dizinin yönetmeni olarak Yankı’yı nasıl anlatırsınız?

  • Yankı: İkinci Perde; yakın dönem Türkiye’sinin kırılgan, dönüşen ve karanlıkta şekillenen ruh hâlinin içinden geçen bir yüzleşme hikâyesi. Bu sezonda adalet, suç ve bireylerin kendi içindeki hesaplaşması birbirine karışıyor. Her karakter, geçmişinin gölgesini geleceğine taşımış; kimisi bu gölgeden saklanıyor, kimisi gölgesinin peşinden koşuyor, kimisi de o gölgeyle savaşmayı seçiyor. Karakterlerin her çatışması aslında dönemin toplumsal tansiyonuyla paralel bir çizgide ilerliyor. “Yankı” konsept olarak aslında Türkiye tarihinin farklı dönemlerini ve psikolojisini sinematik dille tercüme eden bir evren.

Yankı topluma nasıl bir mesaj veriyor?

  • Yankı proje olarak daha çok bir hatırlatma gibi: Kimsenin hikâyesi yüzeyde gördüğümüz gibi değil. Suç da adalet de çok katmanlı. İnsan dediğimiz varlık iyilikle kötülüğün tam ortasında duruyor. Hep bir gri alan var… Ve biz bu gri alanı büyüteç altına koyuyoruz.


Yankı Görünmez El ilk 8 bölümlük seri ile Yankı İkinci Perde bir devam serisi mi yoksa iki farklı diziden mi bahsediyoruz?

  • Aynı evrende geçen ama ton olarak kendi ayakları üzerinde duran iki yapıdan bahsediyoruz. Bir kökten besleniyorlar ama her biri kendi yönüne uzanıyor. Görünmez El daha karanlık ve ağır bir başlangıç sundu. İkinci Perde ise bu dünyanın ritmini artıran, karakterleri daha derine çeken bir devam yapısı. Birbirini tamamlayan ama tek başına da izlenebilen iki farklı dönem olarak görüyorum.


Çekimlerine yeni başladığınız Mezarlık dizisinden biraz da bahsedelim. Üçüncü sezonu çekilen bir işin içindesiniz. Bu başarının sırrı nedir?

  • Mezarlık’ın bence en büyük gücü samimiyeti. “Anlatmak” ile “göstermek” arasında çok ince bir çizgide ilerledik geçtiğimiz iki sezonda. Acılar, yaralar, adalet arayışları… Hiçbiri süslü değil. Seyirci de bunu hissediyor.


Mezarlık’ın karanlığı sadece estetik değil, psikolojik bir ağırlık da taşıyor. Bu atmosferi yaratırken neye yaslandınız: teknik mi, duygu mu?

  • Biz öncelikle duygudan yola çıktık. Hangi ışık, hangi mekân, hangi lens… Hepsi o duyguyu taşıyabildiği kadar var. Mezarlık’ta izleyicinin içine oturan o karanlık hissi önce kalbimizde kurduk, sonra görüntüyle tamamladık.


Kadın hikâyeleri anlatırken bir erkek yönetmen olarak kendinizi nerede konumlandırıyorsunuz?

  • Açıkçası kendimi “insan” olarak konumlandırıyorum. Çünkü hikâyelerle kurduğum bağ, cinsiyet üzerinden değil; duygu, empati ve insanlık halleri üzerinden çalışıyor. Bu anlatıların öznesi ben değilim; benim görevim onların dünyasına saygıyla yaklaşmak, sesi kısılmış ya da duyulmamış kadınların hikâyelerine görünürlük kazandırmak. Kadınların yaşadıklarını anlamaya çalışırken kendimi bir kategorinin içine sıkıştırmak istemiyorum. Benim için bu süreç, kim olduğumdan çok kim olmadığımı fark etmekle ilgili.


Bugüne kadar birçok dizinin yönetmen koltuğunda oturdunuz. Sezonlar boyunca Kan Çiçekleri’ni yönettiniz. Tecrübelerinize dayanarak günlük dizi temposunu nasıl yorumlarsınız?

  • Günlük dizi temposu bir yönetmeni hızla olgunlaştıran bir maraton. Çok hızlı karar vermeyi, hatayı anında telafi etmeyi, dramatik yapıyı gözünüz kapalı bile kurabilmeyi öğretiyor. Bir anlamda kas geliştiriyor. Kan Çiçekleri döneminde set reflekslerim çok güçlendi; hız, sezgi, refleks, sakin kalma yetisi…


Bugüne kadar hep zor projelerin ardında olmuşsunuz. Derinliği yüksek işlerin içinde olurken bir yönetmen olarak oyuncularla nasıl bir denge kurarsınız?

  • Oyuncu-yönetmen ilişkisinde güven her şeydir. Oyuncuya nefes alanı açarım ama yönsüz bırakmam. Kimi zaman bir kelimeyle, kimi zaman sadece bir bakışla rehberlik ederim. Çünkü oyuncunun iç dünyasına fazla müdahale etmek o sahnenin ruhunu öldürebilir. Ben dengeyi “doğru anda geri çekilmek ve doğru anda sahneye dokunmak” olarak tanımlıyorum.


90’lı yılların televizyon kültürüyle büyümüşsünüz. Televizyonun daha sade ama daha eğlenceli olduğu dönemler. Sinema dalında bir kariyer çizmenizde o yılların etkisi var mı?

  • Kesinlikle var. 90’ların televizyonu benim için bir pencereydi. O dönem ekranın başında gördüğüm her sahne, her karakter bana hikâye anlatmanın büyüsünü öğretti. O yılların samimiyeti ve doğallığı bugün iş yaparken hâlâ içimde taşıdığım bir referans noktası.


Dünyaya bir daha gelseniz yönetmen olmak ister miydiniz?

  • Tabi ki evet... Çünkü yönetmenlik benim için sadece bir meslek değil, bakış açısı. Sokağa da böyle bakıyorum, insanlara da, hayata da. Kader mi diyeyim, alışkanlık mı bilemiyorum ama kameranın arkasında durmak benim en doğal hâlim. Çünkü insan kendi sesini bir kere buldu mu, başka bir şey ona yetmez.


Bu keyifli sohbet için teşekkür ederim. Bir gün kendi hayatınızın filmini çekecek olsanız beyazperde de nasıl bir hayat hikayesi izlerdik?

  • Muhtemelen sade gibi görünen ama küçük detaylardan büyüyen, derin bir hikâye olurdu. Kırılmalar, yeni başlangıçlar, vazgeçmeyişler… Belki çok gösterişli olmaz ama kalbi olan bir film olurdu. Çünkü ben hayatı öyle yaşıyorum: küçük detayların içindeki büyük anlamları arayarak.