Gelişime karşı direnç her dönemde var olmuştur, dünya döndükçe de var olacaktır. Çünkü gelişim, doğası gereği değişim ister; değişim ise insan için çoğu zaman korkutucudur. Mevcut durumun sunduğu konfor alanının bozulması demektir, kişiyi bilinmezlikle karşı karşıya bırakır. Bu yüzden ortalama bir insan, çoğunlukla var olanı muhafaza etmeyi seçer.
Ancak ne kadar çabalarsak çabalayalım, evrensel düzen içindeki o büyük döngüyü ve gelişimi durdurmak mümkün değildir. Doğal süreç, işini tesadüflere bırakmayacak kadar bilgedir. Kendine güvenerek risk alan ve değişim isteyenler ile korkup mevcudu korumaya çalışanlar, aslında toplumsal sistemin iki temel sütununu oluşturur. Bu iki zıt gücün rekabeti, gelişimin ivmelenmesini ve sağlıklı bir seviyeye ulaşmasını sağlar.
Elbette burada da evrensel bir denge unsuru yine devrededir. Değişen koşullara karşı gösterilen direnç ile değişim talebi, bir denge içinde yürümek zorundadır. Tıpkı büyüme çağındaki bir bebeğin iskelet sistemini şekillendiren Osteoklast (yıkıcı) ve Osteoblast (yapıcı) hücreleri gibi… Bu iki mekanizma tam bir senkronizasyonla hareket eder: Osteoklastlar kemikte mikro düzeyde yıkımlar gerçekleştirirken, Osteoblastlar o küçük boşlukların içini yeni dokularla doldurup tamir eder; böylece iskelet büyür ve güçlenir.
Ancak yıkıcı hücreler baskın gelir ve o mikro kırıklar büyürse, yapıcı hücrelerin gücü bunu onarmaya yetmez. Dışarıdan müdahale gerekir; aksi takdirde "hastalıklı" bir yaşam başlar.
İşte toplumsal bünyede de muhafaza etme eğilimi (ya da değişime karşı kör bir direnç), gelişim ve yenilenme iradesini tamamen baskılayacak kadar artarsa, sistem kendini onaramaz. Tıpkı biyolojik yapıda olduğu gibi toplumsal bünyede de "hastalıklı yaşam" başlar ve bir süre sonra o toplumun kaçınılmaz kıyameti, yani çöküşü gerçekleşir.
Dünya var olduğundan bu yana, bu gelişim rekabetinde dönüşümü başaramayan birçok canlı kendi kıyametini yaşamıştır. Tıpkı bugün aramızda olmayan mamutlar, Tazmanya kaplanları ya da tarih sahnesinden artık silinmiş olan Anasazi, Paskalya, Olmek ve Maya uygarlıkları gibi…
Diğer taraftan, değişen dünya koşullarına ayak uydurarak milyonlarca yıldır hayatta kalmayı başaran timsahlar, köpekbalıkları ve hamam böcekleri gibi türler de mevcuttur. Yine de varoluş mücadelesine dair en çarpıcı örneği bize arılar ve karıncalar verecektir.
Karıncalar, yaklaşık 250 milyon yıldır bu gezegende yaşamlarını sürdürebilmekte. Çünkü varoluş amaçları olan temel işi, mükemmel bir adanmışlıkla yaparlar. Tembellik nedir bilmezler. Asla başkalarının ürettiklerine sırtını dayamaz, borçlanmazlar; kendi işlerini kendileri görür, hiçbir canlıya avuç açmazlar.
Dahası, liderleri oldukça uzmanlaşmış ve tutarlıdır; toplumsal organizasyonu kusursuz bir şekilde yönetirler. İnsanlığın ortak tecrübesinden ve tarih sayfalarından çok iyi biliriz ki liderlik hayati bir önem taşır. Güçlü bir liderin olduğu yerde, kurumsal organizasyon, standartlar zayıf bile olsa çok büyük işler başarılabilmiştir. Tam tersine, organizasyonel süreçleri ne kadar güçlü olursa olsun, liderliği zayıf olan toplumlar ise tarihte asla kalıcı bir başarı yakalayamamıştır.
Her defasında kendi işinde en uzman lideri öne çıkarabilen karınca topluluklarında, işçi karıncalar da son derece sosyal, barışçıl ve çalışkandır. En önemlisi de motivasyonlarını her zaman zirvede tutmayı başarırlar. Bu sayede kısa sürede benzersiz birer iletişim ve uyum üstadına evrilirler; girdikleri her yeni çevreye hızla adapte olur, mükemmel sosyal yetenekler geliştirirler. İşte bu esneklik ve uyum kabiliyeti sayesindedir ki, milyonlarca yıldır yaşayan karıncaların günümüzde binlerce farklı türü oluşmuştur: Yaprak kesici karıncalar, marangoz karıncalar, ateş karıncaları, mermi karıncaları, uçan karıncalar ve daha niceleri…
İnsanda ise bu genetik programlama, "tercih edebilme özgürlüğü" ile donatılmıştır. İnsan, akletme yetisiyle ödüllendirilmiş ve bu dünyada bir sınamaya tabi tutulmuştur. Dilerse geçmiş tecrübelerden ders çıkarır; bilime, araştırmaya ve deneye yönelerek az maliyetle büyük gelişimler kaydedebilir. Yaşamın temeli olan iletişimde derinleşip, "tatlı dil" dediğimiz o yapıcı üslubu egemen kılabilir. Düşük maliyetlerle büyük atılımlar gerçekleştirdikçe toplumun motivasyonu güçlenir; huzur, medeniyet ve adalet her yana yayılır.
Ya da tam aksine; geçmişin birikimini ve ortak tecrübeleri yok sayarak, faturası ağır yüksek maliyetlere katlanmayı seçebilir. Tarihten bihaber olup, ilimden ve rasyonel gelişimden uzaklaşıp, her şeyi deneme-yanılma yoluyla en baştan keşfetmeye kalkışabilir. Haliyle harcanan bedel, elde edilen ürünün ederinden çok daha fazlaya çıkar; yaşam koşulları ağırlaşır ve toplumsal motivasyon çöker.
Varoluşsal kodlarına, yani yaratılışına uygun hareket eden toplumlar hem bu dünyada refahla hem de öte dünyada manevi bir mükafatla ödüllendirilirken; rasyonaliteden ve fıtrattan sapanlar kendi cezalarını yine bu dünyada çekerler.
Çöküş sarmalına giren bir toplumda ilk olarak adım adım satın alma gücü düşer. Yaşam maliyeti karşılanamaz bir hal alır, çaresizlik intiharları artırır, adalet mekanizması taraflı işlemeye başlar, hapishaneler dolar taşar. İnsanlar arasında kin duygusu, güvensizlik ve alaycı bir karamsarlık (kinizm) tavan yapar. Nihayetinde ortak değerler bağını kaybeden toplum, kendi içinde birbirine düşer.
Bir şirkette çalışanların en temel motivasyon kaynağı da tıpkı toplumlarda olduğu gibi satın alma güçleridir. Bu gücün varlığı ya da yokluğu, bireyin kuruma aidiyetini ve üretme iradesini doğrudan belirler.
Kimi zaman şirket çalışanları (makro pencereden bakıldığında ise toplumlar), mevcut konfor alanları bozulmasın diye statükoyu, mevcut durumu koruma, yani muhafaza etme eğilimine girerler. Oysa dünyanın durmaksızın dönmesi gibi, piyasa koşulları ve rekabet dengeleri de sürekli değişir, asla durmaz. Bu dinamizm içinde değişime direnmek ve mevcudu korumaya çalışmak, kurumsal bir donukluğu beraberinde getirir. Sistem akıp giderken siz donup kalırsanız, kaçınılmaz olarak aslında geriliyorsunuz demektir. İşte bu gerileme, bir şirketin ya da toplumun adım adım batış sarmalına girmesidir.
Tam bu noktada, o hayati "lider" faktörü yeniden devreye girer. Basiretli liderler, vizyoner bir geleceğe odaklanarak çalışanları ve toplumları içinde bulundukları o uyuşukluktan uyandırırlar. Bu dönüşümü tetiklemeyen, kitleleri peşinden sürükleyemeyen figürler ise özünde lider değildir. Ne var ki, bir şekilde o koltuğa oturmuş, kurumsal veya toplumsal menfaatler yerine kendi kaygılarının, tahtlarının peşine düşmüş liderlerin yönettiği şirketler uzun süre ayakta kalamaz; yönettiği ülke ise ülke derin bir yokluğa sürüklenir.
Demek ki kurumsal mevzuatlar, yönetmelikler veya anayasalar ne kadar kusursuz yazılırsa yazılsın; sistemin kalbi doğada daha iyisi bulunana kadar "insan" faktörü olacaktır. Yaşamın evrensel dinamiklerini ve gelişim bilincini kavrayamamış figürlerin liderliği; en güçlü şirketleri de en köklü toplumları da yaşamdan ve başarıdan kolayca koparıp atar.
Hayatta kalabilmek için sürekli bir değişim ve adaptasyon mutlak şarttır. Bir yapıda değişimsizlik ve statükoyu muhafaza etme duygusu çok uzun süre baskın kalmışsa, o sistemde yaşamın devam edebilmesi için artık radikal ve sancılı dönüşümler kaçınılmaz hale gelmiş demektir.
Bu gerçekliği ıskalayanlar için eskiler, "Kadere iman, kederi emin kılar," derlerdi. Yani ‘Pasif bir kaderciliğe sığınıp mücadele etmemek, mevcut sorunları ve liyakatsizlikleri kaderin arkasına saklamaya çalışmak, kederin ve çöküşün gelmesini sadece garanti altına alır’ derlerdi.
Aynı dinamik ekonomi için de geçerlidir; piyasalar durmaksızın yenilik ve değişim talep eder. Sağlıklı bir değişim rasyonel büyümeyi getirirken, değişime direnmek ya da sağlıksız adımlar atmak toplumu yerinde saydırır. Ekonomi; büyüyen nüfusla ve gelişen dünyayla senkronize bir şekilde büyümek zorundadır. Satışlar artmalı, katma değerli yeni ürünler geliştirilmelidir. Ancak bu sayede harcanan emek, yapılan keşifler, üretilen ilim ve nihayetinde finansal zenginlik kendiliğinden artış gösterir.
UBS Küresel Servet Raporu verileri de dünyadaki bu muazzam ekonomik genişlemeyi ve değişimi gözler önüne sermektedir. Örneğin; 2016 yılında dünya genelinde 255 trilyon dolar olan toplam servet, son açıklanan 2022 yılına gelindiğinde 454 trilyon dolara ulaşmıştır. Yani dünya üzerindeki servet ve değişim miktarı, çok kısa bir sürede %77 oranında büyümüştür.
Peki, bu büyüyen küresel piyasadan aslan payını kimler aldı? Elbette mevcudu muhafaza etme kaygısına düşmeden risk alan, bilimle, ortak inançla ve gelişim yolunda daha fazla emek verenler... Nitekim 2022 tablosunun parlayan yıldızı, malum olduğu üzere Çin oldu. Çin, 2016 yılında 23 trilyon dolar olan servetini, radikal bir üretim ve teknoloji hamlesiyle 84,5 trilyon dolara çıkarmayı başardı; yani servetini neredeyse dörde katladı. Diğer taraftan ABD ise finansal araçlarının ve rezerv para birimi doların gücüyle servetini 85 trilyon dolardan 140 trilyon dolara yükseltti. Küresel ortalamanın biraz altında kalsa da pastadan büyük bir pay alarak büyümeye devam etti.
Peki, bu küresel sıralamada ülkemizin yeri neresi? Elbette merak ediyorsunuzdur... Rapora göre, Türkiye’nin 2016 yılında 1 trilyon dolar olan toplam serveti, 2022 yılında da ne yazık ki yine 1 trilyon dolar olarak açıklandı. Dünya devasa bir hızla büyürken, bizim yerimizde saymamızın faturası da olmaktadır elbette…
Ekonomik başarıda temel faktör; üretimin en büyük yakıtı ve motivasyon kaynağı olan finansal gücü, halka olabildiğince dengeli ve sağlıklı dağıtabilmektir. Para ne kadar geniş kitlelere ulaşırsa; piyasadaki döngü, değişim ve gelişim de aynı oranda ivme kazanır. Aksine servet, sadece belirli bir zümrenin elinde toplanmaya başladığında ise statükoyu muhafaza etme kaygısı baş gösterir. Paranın piyasadaki o hayati döngüsü kısıtlanır, üretim motivasyonu kırılır ve kaçınılmaz olarak yapısal bir gerileme başlar.
Görüldüğü üzere dünya, altı yıllık bir kesitte %77'lik bir gelişim ve değişim performansı sergilemiştir. Küresel döngüyü sağlıklı okuyan, iç barışını sağlamış ve rasyonel bir rekabete girişmiş toplumlar, bu devasa büyüme pastasından hak ettikleri payı aldılar.
Kimi bu değişime inandı ve sonuna kadar mücadele etti; kimi ise hamasi söylemlerle aldandı ve varoluş mücadelesinde geride kaldı…
Mesela Çin inandı, üretti, mücadele etti ve küresel gelişimden aslan payını aldı. Yoğun bir tempoyla tamamen üretime, teknolojiye odaklanarak insanlığın ortak gelişimine somut bir katkıda bulundu. Haliyle bu katkı ödüllendirildi; servetleri, refahları ve yaşam kaliteleri arttı.
Gelişime ve üretime odaklanmak yerine enerjilerini kısır siyasi rekabetlere harcayan, içeride birbirine dalaşmaktan dünyayı okuyamayan ve insanlığın ortak geleceğine hiçbir katma değer sunamayan ülkeler ise küresel sıralamada hızla geriledi. Bu ülkeler pastadan pay alamadıkları için derin bir toplumsal varoluş krizine sürüklenirken; 250 milyon yıldır bu gezegende varoluş mücadelesinin en ön safında yer alan o çalışkan karıncalara atfen, dönüp durdukları o vizyonsuz "atlıkarınca" bile artık onlar için ulaşılmaz bir lüks haline geldi.