19. yüzyılın başında, Rumeli coğrafyasında çetelerle mücadelede zorlanıldığı; acımasızlığın, açlığın ve haliyle ahlakın yok olduğu yıllarda kendine medeni Batı ise, Türklerin yaşadıklarını görmezden geliyordu. Ne yazık ki saray da Batı’ya uyuyor, adeta sokakların üzerine brandalar çekerek, insanların canlı canlı üzerini örterek yaşanan acıları görmek ve göstermek istemiyordu.

Artık çok netti. Türkler kimsenin umurunda değildi. Ve umursanmamak, dünyanın en ağır zulmüydü. Hatta zamanla durum öyle bir haddeye geldi ki insanlar, sohbetlerinde "Türk’üm" demeye bile çekinir olmuştu.

İnsafsız vergiler, adaletsiz tedbirler ve yolsuzluklar tamamen Türklerin omuzlarına yüklenmişti. Piyasada dönmesi gereken para birkaç kişide toplanınca, haliyle halkın alım gücü düşmüştü. Bu durumu büyük bir zulüm ve utanç olarak yaşayan insanlar, görmezden geliniyordu. Rumeli’de kötülük tüm köylerdeydi. Üretim, mahsul ana hedefti. Üretim yapılamasın, topraklar verimsiz ve zehirli kalsın, nefes almasın diye tarlalar basılıyor, meyve ağaçlarına kadar her şey ateşe veriliyordu. İnsanlar aç, sefil bırakılarak bu topraklardan göç etmeye, kaçmaya zorlanıyordu. Böylece Türkler adım adım nüfus üstünlüğü kaybedecek, toprakları da başka milletlerin eline geçebilecekti.

Dünyanın en eski oyunlarından biri sahneleniyordu. İnsanları üretimsiz ve işsiz bırakarak bir beka sorunu yaratma senaryosu kanla sahnelendi...

Her yer çetelerce sarılmış, şehir adeta kendi içinden kuşatılmıştı. Halbuki Türkler onlara en başından beri geniş bir hoşgörü göstermişti. Fatih Sultan Mehmet’in amannamesi, ardından Sultan Abdülmecid döneminde Reşit Paşa öncülüğünde 1839’da ilan edilen ve o dönem "Osmanlı’nın Magna Carta’sı" olarak nitelendirilen Hatt-ı Şerif ya da Gülhane Hatt-ı Hümayunu ile kimsenin dinine, ırkına bakılmaksızın tüm halkların can ve mal güvenliği teminat altına alınmıştı.

Devamında, 1856’daki Islahat Fermanı ile bu haklar daha da genişletilip pekiştirildi. Fermanın mantığında adalet ve istişare anlayışı hâkimdi. Nitekim Şura Suresi’nin "İşlerini aralarında danışarak yürütenler..." buyruğu doğrultusunda liyakate ve eşitliğe çağrıda bulunuluyor; "İşi, dinine, düşüncesine bakılmaksızın kim iyi biliyorsa onunla yapın" mesajı veriliyordu. Cemaatlerin devlet kurumlarına liyakatsizce adam kayırmasının önüne geçilmesi hedeflenmiş, liyakat esas alınmıştı. 1864 yılında bu yapıya güçlü bir perçin daha atıldı: Sultan Abdülaziz, Vilayet Nizamnamesi ile yerel yönetimlerde liyakati ve otokontrolü daha da pekiştirdi.

Halklara sunulan bunca hak ve hizmete rağmen Batı’dan yüz bulan ve meşruiyet devşiren bu zorbalar, kendilerini dokunulmaz görüyor; "Bize ne bunlardan, bizi hiçbir şey durduramaz!" diyerek pervasızca hareket ediyorlardı.

Ne yazık ki Türklerin bu naif tutumuna rağmen Bulgar, Sırp ve Rum çetelerinin yakıp yıkmaları artarak devam etti. Muhtemelen Türklerin ne denli sabırlı ve gururlu bir millet olduğunu unutmuşlardı…

Türkler durur, bekler; hatta bazen unutmuş gibi görünür, belki bir kez daha sükûte bürünürdü. Fakat günü geldiğinde hepsini birden hatırlayarak ve hatırlatarak, adeta enginlere sığmayan bir çağlama ile coşmasını bilirdi.

Ardından, gösterdiği o büyük sabırdan hiç gocunmadan; binlerce yıldır genlerine işlemiş devlet ve medeniyet bilinciyle tekrar en baştan başlayabilirdi. Hızla üretimine döner; bağını, bahçesini yeniden yeşertir, meyve ağaçlarını diker, egemenliğini eline alıp hayatı baştan kurardı. Kişilerin gelip geçici, kurumların ve devlet aklının ise bakî olduğu o kadim yapıyı her defasında yeniden inşa ederdi.

Sultan Abdülaziz, ne yazık ki iyi başladığı hükümdarlık yıllarını aynı basiretle sürdüremedi. "Vilayet Nizamnamesi" ile perçinlediği liyakat anlayışı kısa süre sonra sekteye uğrattı. Oysa Abdülaziz, saltanatının ilk on yılında oldukça sağlıklı reformlara ve başarılı bir yönetime imza atmıştı. Özellikle Mithat Paşa, hürriyetler ve idari yapı anlamında çığır açan çalışmalar yürütmüştü. Artık gazeteler bile hükümeti eleştirebiliyor, denetim mekanizmaları son derece sağlıklı çalışıyordu.

Sultan da ilk yıllarında saray masraflarını kısmış, rüşvetle amansızca mücadele etmişti. Fakat zamanla, tarihte eşine defalarca rastlanan o tehlikeli maraza tutuldu. Kendinin "en yüce hükümdar" olduğunu ispatlama arzusu… Elbette etrafını saran menfaat şebekeleri de kendi çıkarları uğruna onu sürekli överek adeta gerçeklikle bağını kopardılar. Çok geçmeden Saray’daki entrikalar dilden dile dolaşmaya başladı. Sultan’ın israfı kontrolden çıktı, haremi büyüdü ve ölçüsüz harcamalar hazinenin belini bükecek seviyeye getirdi.

Harcamaları kontrol altında tutmak isteyen dürüst vezirlerin tek tek ipi çekildi. Onların yerine, savurganlığa ve yozlaşmaya göz yumacak tanıdıklar, akrabalar göreve getirildi. Bu kukla kadrolar Sultan ne isterse onu yapıyor, bunun karşılığında da kamu malını dilediklerince yağmalayabiliyorlardı.

Hatta bu kadrolar, Osmanlı İmparatorluğu’nda hürriyetleri artıran, barış ve huzur getiren tüm reformlara şiddetle karşı çıkan Rus Çarı'nın elçisi Kont Nikolay İgnatiyev ile açıkça iş birliğine girdiler. Bu nüfuz öyle bir raddeye ulaştı ki İgnatiyev, halk nezdinde adeta "İkinci Sultan" olarak anılmaya başladı. Onun sözünden çıkmayan Sadrazam Mahmud Nedim Paşa’ya halk tepkisini "Nedimof" lakabını takarak göstermişti.

Kont İgnatiyev, Bulgar milliyetçiliğinin körüklenmesinde ve örgütlenmesinde başrolü oynadı. Fener Rum Patrikhanesi’nden ayrılarak müstakil Bulgar Eksarhlığı’nın (Özerk Kilise) kurulmasını ve Osmanlı tarafından tanınmasını sağladı. Nihayetinde İgnatiyev, tarihimize "93 Harbi" olarak kazınacak olan o büyük hezimetin ve yıkımın tuğlalarını ilmek ilmek ören kişi olacaktı.

Ne yazık ki geçmişte defalarca tecrübe edildiği üzere; merkezdeki bu yozlaşma ve çürüme, kısa sürede memleketin her bir karış toprağına dalga dalga yayılmaya başlamıştı.

Bunca liyakatsizliğin, denetimsizliğin ve kötü yönetimin kaçınılmaz sonucu olarak Osmanlı hazinesi, 1875 yılında iflasını açıklamak zorunda kaldı. Koskoca imparatorluk, artık borçlarını ödeyemeyeceğini dünyaya ilan ediyordu.

Böylece; 1808’de tahta geçerek modern Türkiye’nin eğitim, hukuk, askerlik ve idare alanındaki ilk sürdürülebilir, kurumsal temellerini atan II. Mahmud’un başlattığı o liyakat, toplumsal huzur ve devlet ahlakı davası ne yazık ki torunu tarafından ağır bir darbeye uğramış oldu.

Ancak bu fikir sönmedi... II. Mahmud’un ilk adımları atmasından tam yüz yıl sonra, 1908’de, aynı amaç ve idealle Jön Türkler sahneye çıktı ve hürriyet devriminin meşalesini yaktı.

Evet; liyakatsiz hükümdarlar insanlara zulmettiler, hazineyi tam manasıyla boşalttılar. Kompleksli her insan gibi, onlar da "kendini ispat etme" hastalığına tutuldular. Sultan Abdülaziz de sözüm ona Batı’ya kendini gösterecekti; fakat yaptığı tek şey Batı’nın ekmeğine yağ sürmek ve onlardan astronomik miktarlarda borç alıp, toplumun faiz karanlığında yoksullaşmasına sebep oldu.

Saray şatafatını ve gösterişi "itibar" zannettiler. Oysa asıl ve tek itibarın halk olduğunu unuttular. Derin bir yanılgıya hapsolarak kendi halkını da toprağını da itibarsızlaştırdılar. Evet yoksul bırakarak kendi insanının üzerine adeta branda çektiler; özünden, milletinden utandılar, acılarının dünya medyasında görülmesini, kurtulmasını istemediler. Sessizce yokluğa sürüklenişini izlediler.

Ve hemen ardından sosyolojinin, doğanın amansız kanunu hızla işledi. Zayıf kalanı güçlü yedi. Kendi hükmedenince bile yok sayılan, yalnız bırakılan halkın üzerine, diğer milletlerin çeteleri, çete finansörleri, zulümle ve hevesle hücum ettiler.

Halkın yok sayıldığı toprakları, diğer halklar hızla doldurdular.