1974 yılında Kıbrıs, tam 96 yıl sonra yeniden Türk yurdu yapılmıştı. Bu tarihi hamle, İngiltere ve ABD'nin ezberini bozup, canını sıkmıştı. ABD parlamentosunda bir ay önce onaylanan ancak bekletilen ambargo kararı (Ki temeli 1968’den beri süregelen haşhaş krizine dayanıyordu) derhal yürürlüğe kondu. Petrol, doğalgaz ve hayati sağlık malzemeleri ülkeye gelmez oldu. İlaç ve tıbbi ekipman eksikliğinden tedavisi aksayan, hatta bu yüzden can veren insanlarımız oldu. Mazot yokluğundan ambulansların kontak kapattığı, toplu taşımanın felç olduğu günler gördük. O kritik süreçte Kaddafi’den gelen destek, en azından jetlerimizin gökyüzünde uçabilmesini sağladı. Öte yandan sanayimiz de vurulmuştu; fabrikalar makineler için yedek parça bulmak çok zordu.
Bugün dillerden düşmeyen o meşhur tüp kuyrukları, işte bu amansız ambargo döneminin eseridir. Kıbrıs’ı geri almamızı yediremeyen ABD ve sömürge kaybeden İngiltere, ellerindeki tüm kozları ile üzerimize geldiler. Türk halkını yoklukla bıktırıp Ankara’ya geri adım attırmayı, bizi Kıbrıs’tan vazgeçirmeyi hedefliyorlardı.
Ama 1974’te Türk halkı yüksek bir tarih bilincine sahipti. O günlerde İngiliz basını “Türk İstilası” manşetleriyle algı operasyonu yaparken, Anadolu insanı 15 Temmuz 1974’te Kıbrıs’ta düzenlenen o kanlı darbeye, soykırıma göz yumamazdı, yummadı da. Topyekûn bir kenetlenme oluşmuştu. Bir kişi bile çıkıp “Bir tüp için değer mi, verin şu Kıbrıs’ı da rahatlayalım kardeşim” diye sızlanmadı.
Gelgelelim, ne acıdır ki yıllar sonra İngiliz arka bahçesine, hinterlandına çalışan birtakım odaklar, milletin bu şerefli duruşunu hafızalarda karalamaya giriştiler. Milli bilinci çökertmek için şu sinsi söylemi sokağa saldılar: “Biz o tüp kuyruklarını unutmadık, ah o siyasetçiler bize neler çektirdi!” Küresel ambargoya göğüs geren o dönemin liderlerini hedef tahtasına koyarken; aslında Türklerin katledilmesini engelleyen, vatan toprağına sahip çıkan o çelikten iradeyi unutturmak, hatta vurmak istiyorlardı.
Nihayetinde bu sinsi söylem, iç siyasette hoyratça kullanılan bir malzemeye dönüştürüldü. Koltuğa talip olanlar, bu ifadeden medet umarak rakiplerini karalamanın kolaycılığına kaçtılar. İşin diğer bir acı tarafı ise; Kıbrıs’ı vermemek uğruna küresel güçlere kafa tutan o muazzam vatan bilinci, “Tüp kuyruklarını unutmadık!” tekerlemesiyle değersizleştirildi. Toplumun içine salınan bu virüslü söylem, ne yazık ki alıcı da buldu; kitleler bu nakaratı sorgulamadan tekrarlamaya başladı. Böylece dilden dile, adeta bir milli bilincin üstü çiziliyordu. Geldiğimiz noktada, bu sinsi propagandaya kanıp geçmişteki o şerefli direnişi bir "beceriksizlik" gibi görenlerin artması, hafızamızın nasıl kısırlaştırıldığının, iğdiş edildiğinin en açık kanıtıydı.
Türkler, kadim ismiyle "Stan", bugünkü ifadesiyle "Vatan" uğruna nehirler dolusu kan döktü. Çin boyunduruğuna girmeyi, köleleştirilmeyi haysiyetine hiçbir zaman sığdıramadı. İstiklali için her kırılma noktasında küllerinden doğup yeniden ayağa kalktı.
Çünkü Türk için en aziz vatan; uğruna en çok çile çekilen vatandır. En keskin kılıç; kor ateşlerde defalarca dövülen, korla, acıyla harlanan demirin eseridir. O demir ancak o çile tezgâhından geçtikten sonra, göğsünü gere gere artık "Kılınç" diye anılabilir. En lezzetli su; dağın zirvesinden körpe bir damla olarak düşüp aşağı süzülürken taşa, toprağa, köke çarpan, çamura bulandıkça canı yanan ama nihayetinde durulan sudur. Türk için bedeli ödenmiş, acısı çekilmiş vatan; namustur, töredir. Ve o töre der ki: Onursuzca nefes almaktansa, vatan için toprağa düşmek rütbelerin en yücesidir.
Çünkü arkanda güvendiğin bir vatanın yoksa; daha henüz geçtiğimiz günlerde Hindistan’da bir iş insanımızın başına gelen o malum felaketle yüzleşiverirsin. On bin çalışanını ve 500 milyon dolarlık varlığını bir gecede elinden alıverirler. Karşısına dikilebileceğin bir merci bulamazsın; ne de olsa sen "yabancı"sındır ve canları istediğinde yasalarını senin gibileri yutmak üzere sömürge yasasına uygun dizayn edilebilir. Sadece arkanda güçlü bir vatanın varsa, sınırların dışında bile olsan diş geçirmek kolay olmaz.
İşte tam da bu küresel orman kanunları yüzünden, bugün Kıbrıs’ta garantörlük hakkı bile bulunmayan Fransa’nın, Güney Kıbrıs ile masaya oturup dengeleri bozmaya yeltenmesi sıradan bir hamle değildir. Yapılan anlaşmaların açık ihlali, tepeden tırnağa bir hukuksuzluktur. Ve bu pervasızlık, Akdeniz’deki istikbalimiz olan Mavi Vatan’ımıza savrulmuş açık bir tehdittir!
Dedik ya; vatan sadece bugünün, elli yıl ya da yüz yıl öncesinin meselesi değildir; binlerce yıldır Türk’ün en yüce kutsalıdır. İşte bu yüzdendir ki, o kutsiyet dilimizin tınısına kadar işlemiştir. "Vatan" kelimesi “N” harfi ile noktalanır. Ses bayrağımız olan Türkçede “N” harfi, söylendiği an sesi havada asılı bırakan, dudaklar kapansa da yankısı göğüste devam eden derin bir nefestir. Kelime bitse de onun yarattığı o tok ve asil tını ruhu doldurmaya devam eder. "Vatan" gibi, "Zaman" gibi, "İnan", "İman", "Kuran" gibi ruhumuza yön veren kavramların bu muazzam vurguyla mühürlenmesi bir tesadüf değildir. Kadim dilimiz, kıymet verdiği ne varsa bu genizden gelen derin sesle taçlandırmış ve onu idrakin en yüksek mertebesine yerleştirmiştir.
Vatan; bizim için kelimesinin tınısının bile özenle seçilmiş, tarihsel, yaşamsal ve onursal köklerle örülü sarsılmaz bir değerdir. İçinde sonsuz bir çağdaşlık barındırır; çünkü gerçek bağımsızlığın ve hürriyetin ipleri sadece onun ellerindedir. Çağ değişir, zaman akar; dün dumanla haberleşen insanlık bugün dijital dünyada buluşur, zamana ayak uydurur.
Gelgelelim, bir de zamanın bile bükemediği "değişmezler" vardır. Bir nevi hayatın sabitleridir onlar. Tıpkı ateş gibi, tekerlek gibi... İlk çağda da milenyum ötesinde de ateş hep hayat vermiş, tekerlek insanlığı hep ileriye taşımış, konfor vermiştir. Vatan da işte öyle bir sabit, öyle bir değişmezdir.
Toplumun geleceğe taşınabilmesi bağımsız bir vatan ile mümkün olabilir. Küresel rekabetin devamı, gelişim içinde sistem farklı milletlere ihtiyaç vardır. Bu sebeple vatan anlayışı bağımsızlığın, hürriyetin, özgürlüklerin ve eşitliğin yegâne teminatıdır. Vatan varsa huzur vardır; vatanın yokluğu ise kaosun ve huzursuzluğun baş sebebidir. Varlığı çağdaş bir geleceği müjdelerken, yokluğu toplumu çağ dışılığın karanlığına mahkûm eder.
Tıpkı hayatın diğer sabitleri gibi, ekonominin de sarsılmaz bir doğa kanunu vardır. Adı da “Arz ve talep dengesi”dir. Bu dengeye yönelen her yapay müdahale, sistemi çürütür. Unutmamak gerekir ki; ekonomi, ekoloji toplumların can damarı olan bilimdir. Bu bilimlerin rasyonel kurallarını çiğnemeye kalkışırsanız, faturası ağır olur ve o acı bedel vatan toprağının her bir karışında filizlenip hızla boy atar. İşte bu yüzden rasyonaliteden ve ilimden milim sapmamak; piyasaları baskının, adaletsizliğin ve keyfiliğin pençesine bırakmamak hayati bir zorunluluktur.
Fiyatlama zincirine baskı kurduğunuz an, o hassas denge hızla kayar. Baskı altında ezilen üretici, zarar eder, çaresizce işçi çıkartıp üretimi, arzı kısmak zorunda kalır. Ortadaki talep açıkta kalınca da fiyatlar da daha çok tırmanışa geçer. Doğal olarak enflasyon kontrolden çıkar. İş o raddeye gelir ki; ürünün hem kalitesi hem gramajı düşer ama fiyatı artmaya devam eder. Dahası, piyasadaki mal kıtlığını fırsat bilenler, bozuk ve kusurlu ürünleri allayıp pullayarak tezgâha sürer; gıda zehirlenmeleri hortlar.
Sözün özü; serbest piyasanın doğasına yapılan her hoyrat baskı, müdahale, insan hayatını tehdit edecek kadar büyük bir kumardır.
O sebeple elleme çiftçiyi, balıkçıyı, tavukçuyu…
Tek vazifemiz, vazifeniz; ilimden, bilimden, ahlaktan ve adaletten milim sapmamaktır. Gerisi zaten çorap söküğü gibi gelir. Bilimin rehberlik ettiği iklimde kitleler hızla iş bulur, gelir tabana adilce dağılır, sofraya aş gelir ve fiyatlar ödenebilir seviyeye oturur. Gösteriş için herhangi bir şeye baskı kurmaya ihtiyaç kalmaz…