Kurumsallaşmayı başarabilmiş ortaklıklar; liderlik, önderlik özelliklerini hayatlarının bir parçası haline getirebilmiş kişilerdir. Bu isimler, "çalışanlarının sırtından yükselmek" tabirini lügatından silmiş, birlikte yükselmeyi temel hedef belirlemişlerdir. Çünkü sadece gerçek bir lidere sahip ortaklıklar, "kurum" olmayı başarabilir. Bir yapı kurumsallaştığında, tek bir anlayış kalır: "Hep birlikte üretime kök salmak ve beraber büyümek."
Kendi gelişmeyip, başkalarının başarısıyla büyüyen, övünen sözde liderlerin tek kazancı, devasa bir egonun sahte gölgesidir. Oysa gerçek lider; gelişimini sürdürerek mücadeleye devam ettiğinde "anlamın" başladığını, "mananın" ete kemiğe büründüğünü ve egonun bir toz bulutu gibi dağılacağını bilir.
Unutmamak gerekir ki! Entelektüel birikimini aşan lüks tüketim; egoyu, entelektüel gelişiminin üzerindeki hırs; hileyi doğurur. Kendini geliştirememiş, zirvede kalma yetileriyle donanmamış, sadece "havalı görünmek" için yükseklere tırmanmış birinin aldığı risk hayatidir. Bu tür sahte yükselişlerin düşüşü sert olur. Tırmanış ve zirve yolculuğunda mutlak gerekli olan otokontrol mekanizmalarındaki en ufak eksiklik, yolculuğunu tarif edilemez acılara dönüştürebilir.
Oysa sağlıklı bir kurumsallaşma, güvenli bir tırmanışın tek yoludur. Hatta bu sağlam yapılanma, tırmanış esnasında gerektiğinde uçmayı bile sağlayacaktır. İşte asıl "havalı" olan budur...
Ortaklıklar; araçlarını kasko yaptırır emin ellere emanet eder. Kasko şirketinin finansal yapısını, olası hasarları karşılama gücünü, servislerinin yetkinliğini, ikame araç desteğini ve hatta orijinal cam garantisini titizlikle incelerler. Yine mesela sağlık sigortası yaptırır, sağlığı benzer kriterlerle yine "emin" ellere bırakır.
Ancak sıra; onlarca çalışanın ailesini geçindirdiği, yüzlerce insanın barınma ve beslenme imkânı bulduğu faaliyet alanının kurumsallaşmasına geldiğinde, işi ya kendi kısıtlı tecrübelerine ya da bir akrabaya emanet eder. Yabancıya güvenmem der. Olan ise; kuruma inanmış, güvenmiş ve ülkenin gelişimine değer katmak için bu yola baş koymuş çalışanlarına ve onların ailelerine olur.
Çalışana bakış açısı, bir kurumun gerçek rotasını açıkça gösterir. Kurumlar, en mazlumdan en dertliye kadar topluma derman olmak için inşa edilir; sadece birkaç kişinin zenginleşmesi için tasarlanmamışlardır. Eğer amaç kişisel zenginleşmeye dönmüşse, kurumsallaşma göz ardı edilmiş demektir. Bu durumda, toplumların gelişimi için icat edilmiş "kurum", "kurşuna" dönüşür yürekleri sırayla dağlar.
Tıpkı yaratılış gayesinde olduğu gibi; kurumların kuruluş amacında da yer alan "doğanın ve yaşamın sürekliliği" ilkesi ağır yara almış olur.
Eğer bir ‘Tüzel’ kişiliğe büründüyseniz, o kimliğin gereklerini yerine getirmelisiniz. Sermayeyi, yani "Tüz"ü ve "Düz"ü tabanın hizmetine açmak temel sorumluluğumuzdur. Sadece şahsi sürekliliğin peşine düşmek, kurumu en iyi ihtimalle yerinde saydırır. Oysa sürekli bir döngü içindeki gelişen bir piyasada yerinde saymak, aslında gerilemek demektir. Çağa ayak uydurarak zamanında harekete geçmek, olmazsa olmazdır.
Kader ya da sınav olarak adlandırdığımız pek çok doğa olayı; bizden gelişim ve saygı bekler. Kader; henüz üstesinden gelinememiş, sınavı verilememiş her şeydir. Örneğin; uçak icat edilmeden önce "uçamamak" bir kaderdi. Suçiçeği aşısı bulunmadan önce bu virüse yakalanmak, bulutların hareketiyle yağmurun yağması ya da depremlerin yıkıcılığı birer kaderdi. İnsanlık bu sınavları adım adım verdi. Bugün artık uçmak, depremde can kaybı vermemek ya da bulutların yerini değiştirip istediğimiz bölgeye yağmur yağdırmak mümkün.
Ancak halen tek bir yaprağın ürettiği oksijeni üretemiyoruz; ağaçla bulut arasındaki o gizemli iletişimi henüz çözemedik. Demek ki ağaçla ilgili kaderimizi ve ona olan bağımlılığımızı henüz aşamadık. İşte bu yüzden; ağaçları katletmek, ormanları proje alanlarına çevirmek veya köy meralarını özelleştirmek, yaşamın sürekliliğine ve geleceğe vurulmuş ağır bir darbedir; kabul edilemez.
Unutulmamalıdır ki; "Cennet" kelimesi bile sözlük anlamıyla ağaçla, yeşillikle örtülü yer demektir. Dolayısıyla, dini inancı olan birinin, bizzat inancında "en yüksek mükafat" olarak tasvir edilen böylesine kıymetli bir varlığa zarar vermesi, kendi değerleriyle çelişmesi demektir. Bu yıkım, sadece doğaya değil, kutsal mirasımıza da ihanettir.
Aynı şekilde, doğada oluşması bin yıl süren bir avuç toprağı bile bugün üretemiyoruz. Bu sebeple toprağı siyanürle eritmek, betonlaştırarak nefes alamaz hale getirmek ve kanserleşmesine yol açmak, aslında sürekliliğimizi kendi ellerimizle yok etmektir.
Tüm bu olumsuzluklara engel olabilmek; ancak donanımlı liderler eşliğinde, "ortak akla" sahip kurumsal bir yaklaşım sergilemekle mümkündür. Liderin önderliğindeki bu ortak akıl, baharda topraklarımızda açan çeşit çeşit çiçekler gibi çevreye neşe ve huzur katar. Oysa ortak aklın oluşmadığı, kurumsallaşamamış yapılarda sürekli bir "kış soğuğu" hakimdir. İşler bir telaş içinde döndürülmeye çalışılır ve kısa sürede misyon sonlanır; yolun sonu ya konkordatoya ya da iflasa çıkar.
Ortak aklın kaybı toplumlara sirayet ettiğinde savaşın gölgesi çevreyi sarar. Borçlar, maliyetler artar, kıtlık adım adım yaklaşır. Toplumda sosyal bir gerileyiş baş gösterir; fabrikalar yabancılaşır, üretim durur, ithalatın pençesinde tüten bacalar bir bir kapanır. Sonuç; işsiz kalan çalışanlar ve kaosun ortasında bir başıma kalan ailelerdir. Rekabetin bittiği yerde gelişim durur, yerinde tekelci bir zihniyet kalır. Artık yatırım yapma veya geliri tabana yayma erdemi gereksizdir. Nasıl olsa tektir. Paranın çoğunu kendine ayırır.
Paranın, üretimle tabana yayılmadığı her senaryoda, nakit piyasada ulaşılamaz olur. Arz azalınca da paranın fiyatı, yani faiz yükselir; haliyle enflasyon artar. 2005 yılında 20 TL ile bir gram altın alabiliyorken, 2015’te ancak bir kilo et alabilir hale gelirsiniz. 2026’ya geldiğinizde ise o 20 TL ile ancak gramajı düşmüş bir simit alabilirsiniz. 20 TL aynı 20 TL’dir. Yitirilen sizin erişebildikleriniz olmuştur. Adım adım azalan değeriniz elbette bir noktada tamamen son bulacaktır. Sosyal adalet bozulur; paranın bir toplumu parlatıp, yüceltebileceği gibi yerin dibine de sokabileceği acı bir tecrübeyle görülmüş olur.
Artık burada kuramlar bitmiş, dramlar başlamıştır.
Ortak aklın yönetiminde, liderin sergilediği hünerler paha biçilmezdir. Ortak aklı tesis eden seçkin ve seçilmiş kişi; sürecin pürüzsüz akmasını, şeffaf ve adil bir yapının kurulmasını, faydaya dönüşecek fikirlerin özgürce yeşermesini sağlar. Zafere giden yol haritasını en sağlıklı şekilde çizer. Bugün biz, bu organizasyonu başarabilmiş toplumlara "gelişmiş ülkeler" diyoruz.
Bu organizasyonu kuramayan liderler ise; sosyal patlamaların zeminini hazırlar. Hükümetlerin değer katma ölçüsü, tabandan aldığı ‘gerçek’ destektir. Desteğin zayıflaması, gelişimin durduğunun göstergesidir. Toplumsal gerilemeye mâni olmak için lider, gerektiğinde en büyük erdemlerden biri kabul edilen "istifa" mertebesine müracaat etmeyi bilir.
Sadakaya muhtaç kalmamış, sadakatini paraya tahvil etme zorunluluğu duymayan ve özgür iradesini elinde tutan insanların; bu gücü emanet edecekleri kişiyi yeniden seçmeleri, yeni fikirlere yelken açmaktır. Seçkinliği sağlayan temel unsur; vicdan ve ahlakın yanı sıra, derinlemesine geliştirilmiş bir dünya görüşü ve yetkinliktir. Bu güç kişide tesadüfen oluşmaz; karakterinden gelen o "uslanmaz merakın" bir meyvesidir.
Kısa süreli eğitimlerle liderliğin ne olduğunu kavramak belki mümkündür; ancak gerçek bir "önder" olmak o kadar da kolay değildir. Önder olmak; uzun soluklu bir terbiye, kesintisiz bir talim ve bu zorlu sürece dayanacak çelikten bir irade gerektirir. Öğrenmek için çabalamaktan, zorlukları bir bir aşmaktan ve hatta bu yoldaki "acıdan" keyif alabilmekten geçer...
Kurumsallaşma, ölümsüzleşmedir; rekabetin değişen koşullarına rağmen ayakta kalabilme becerisidir. Rekabette geri kalmayan kurumlar, sürdürülebilir faaliyet kârlılığı elde edenlerdir. Unutmamak gerekir ki kâr; kardır. Sadece bir rakam değildir; o, dağın tepesine düşen bir ödül, bir süstür. Ovada toprağı bir sonraki mahsule hazırlayan, toprağın üretim değerine güç ve bereket katan can suyudur.
Öte yandan, hızlı büyüme bazen egoyu şişirebilir ve kurumu asıl amacından saptırabilir. Bu noktada lider; her türlü büyümenin bir ekip çalışmasının meyvesi olduğunu, hiçbir başarının sadece kendisi sayesinde elde edilmediğini kavrayacak o yüksek bilinçte olmalıdır.
Ne yazık ki bu bilince ulaşmanın zorluğu nedeniyle ülkemizde kurumların ortalama ömrü 25 yıl ile sınırlı kalmıştır. Bu eşiği aşabilen ve kurumsallaşmasını tamamlayabilen sermayelerimizin oranı ise sadece yüzde üçtür. Bu başarılı yüzde üçlük kesim; başarıya giden ilkeleri adım adım yazılı hale getirmiş, her sorunun çözüm yollarını kurumsal bir hafızaya emanet etmiştir. Böylece "ortak aklın" elde ettiği kolektif bir başarı sağlanır.
İşte böylesine sağlam bir yapıda ego barınamaz. Şirketin kurucu ortağı, "Ben olmazsam şirket batar" yanılgısına saplanamaz. Aksine "Kurumsal süreçlerimiz uygulanmazsa batarız" gerçeğini iliklerine kadar hisseder.
Yönetenlerini, bu olgunluk seviyesine taşımış bir organizasyon, ölümsüzlük yolundaki en büyük adımı atmış demektir.
Kurumsal süreçler inşa edilirken gözetilecek en temel kriter şudur: Bu kurallar, kurucu ortağın önünü kesmek veya onu engellemek için değil; kendisinden sonra bayrağı devralacak liyakat sahibi profesyonellerin ya da aile üyelerinin "ne yapması gerektiğini" belirlemek için vardır. Elbette bu düşünce içinde kuralları koyan lider, bu yapıya bizzat uyarak örnek davranış sergilemelidir.
Düzen ve disiplin; bir kurumu üretimin "Almanya’sı" ya da "Japonya’sı" yaparak fikir şampiyonuna dönüştürürken; düzensizlik ve disiplinsizlik ise kurumu Arabistan’ın çöl vahalarına çevirir. Üretmez, toprak altı zenginliğini satar, hazır yersiniz. O kaynak tükendiğinde, sadece kendi sonunuzu hazırlamakla kalmaz, gelecek nesillerin ömrünü de çalarak yokluğa ulaşırsınız.