“Vatan toprağı kutsaldır, kaderine terk edilemez.”

Mustafa Kemal Atatürk, Ankara’da Atatürk Orman Çiftliği’ni kurma aşamasındayken bu sözü söylediğinde, neyi kastettiğini o günün şartlarında tabi ki herkes çok iyi anlamıştı. Aradan yıllar geçti; tehditler azaldı, hatta bitti; gelişim son sürat devam etti. O süreçte bu sözün anlamı unutulmadı belki ama bir tehdit kalmadığı düşüncesiyle rafa kaldırıldı. Ama cümlenin ağırlığı her dönem derin kalacağı muhakkaktır.

O gün, bozkırın ortasında “Burada ağaç yetişmez!” diyen mühendislere rağmen Atatürk, “Tekrar fizibilite edilsin,” demişti. Mühendisler uzun uzun çalıştı ancak rapor yine olumsuzdu. O toz yığınında bir fidanın beslenmesi, büyümesi imkânsız görünüyordu.

İşte o an, raporu sunan mühendislere döndü ve o tarihi ifadeyi kullandı. "Ruhani babam" dediği Namık Kemal’in dilinden düşürmediği “vatan” olgusuna tutunarak, gelin o anlamlı cümleyi bir kez daha tekrarlayalım:

“Vatan toprağı kutsaldır, kaderine terk edilemez.”

Bugün birçok ülkede bir maden furyasıdır gidiyor. Toprakların ‘kendini yenileme, doğal, öz koşullarını koruyabilme’ imkânı bulamadan karış karış kazılıyor. Yerin altında saklı kalmış ne kadar zenginlik varsa; tabiri yerindeyse ‘ne var ne yoksa’ toplanıp kişisel servetlere ekleniyor. Bu yüzden de çoraklaşmanın tetiklediği iklim değişikliğini ve buna bağlı, ayrıca dinamitle gelen toz bulutlarına bağlı olarak köylerde hastalıkların arttığı, tarımsal rekoltenin düştüğü, fakirliğin yayıldığı karanlık günler yaşanıyor.

Genelde de bu madenler köylerin hemen yanı başında, evlerin eşiğinde dinamitler patlıyor; dağlarda siyanürle toprak eritiliyor, asırlık verimli ağaçlar bir bir devriliyor. Köylülerin “Yapmayın, kıymayın!” feryatlarına ve gözyaşlarına kulak tıkanıyor. ‘Doğayı seviyor’ diye gözaltına alınıp ceza alanlar var.

Oysa o topraklar ne zorluklarla yeşertilmişti...

Ankara’nın iklimsel talihini değiştiren, çorak bir bozkırın bile cennete dönüşebileceğini kanıtlayan o irade; işgalci güçlere, İngiltere’ye, Fransa’ya, İtalya’ya şu mesajı vermişti: “Bu topraklara ancak biz en iyi şekilde bakabilir, biz vatanımızı cennete çeviririz.” Emperyalizmin zihinlerde bile pes ettirildiği o vizyonun sembolü olan Atatürk Orman Çiftliği’ndeki ağaçların kuruduğu haberlerini, ne yazık ki gözyaşları içinde takip ediyoruz.

Yanan yerlerde var. Ayrıca yanlış gübreleme ve bilinçsiz ilaçlama doğayı, toprağı boğar. Gıda denetimleri ve zehirlenmelere dair yapılan açıklamalar, acı bir gerçeği yüzümüze çarptı. Ardından yapılan tartışmalarda toprakların bir kısmı işlenemeyecek kadar yorgun olduğu anlatıldı. Tıpkı 1923 öncesi gibi; yeniden tozlaşmış, yeniden kuraklaşmış...

Elbette toplumlar tembelliği seçip üretmekten vazgeçebilir. Domatesi, soğanı, eti, pirinci, hatta buğdayı ithal ederek günü kurtarabilir. Ancak siyanürle eritilmiş, zehirle boğulmuş toprağı ithal etmek gibi bir lüksü kimsenin yok. Kesilen ağaçlarımızın karbon temizliğini, soluduğumuz temiz oksijeni ve düşen hava kalitesini başka bir ülkeden satın almak mümkün değil…

Temel yaşam kaynaklarımıza; toprağımıza, ağacımıza ve nefesimize sahip çıkmak hepimizin borcu, biliriz ki sahip çıkmayana kimse acımaz. Kimse gelip "Al, bendeki temiz havayı tüket" demez.

Çünkü bilinç sahibi zihinler şunu iyi bilir: Ağaç, toprak ve oksijen, paraya tahvil edilemeyecek kadar değerlidir. Bu temel elementler, insanın "insan" olarak kalabilmesi için devraldığı ve devretmek zorunda olduğu yegâne yaşam mirasıdır.

Üstelik "ithal bağımlılığı" dediğimiz olgu, kontrolün kaybedilmesine sebebiyet veren sinsi bir zehirdir. Eğer bir topluma üretmemenin yıkıcı sonuçları unutturulmuşsa; zihinlere “Paran varsa satın alırsın, ithal eder rahatça yersin” safsatası işlenmişse ve “İyi de üretmeden o para nereden gelecek?” sorusunun sorulması engellenmişse; sömürü düzeni artık tam teşekküllü olarak iş başında demektir. Hatta bu düzen, çoktan ev sahibi olmuştur. Unutulmamalıdır ki, borçla yaşayanlar kısa sürede kapitülasyonlara teslim olur; toprağını, hatta kimliğini bile satmak zorunda kalır.

Öyle bir noktaya gelinir ki; yabancı yatırımcıya “Gel, toprak bedava, ruhsat bedava, üstelik destek de bizden; vergi de almayacağız!” denilen bir savurganlık başlar. “İstediğin kadar ithalat yap, bak gümrük vergisi de yok; yabancı işçi getir, ondan da vergi almayız; ama bizim insanımızı çalıştırırsan ondan hem vergi hem SGK alırız” gibi kendi milletini ve emeğini aşağı çeken eylemlere girişilir.

Sonrasında ise her türlü "flasyonu", enflasyonu, inflation’ı ve nihayetinde o kaçınılmaz "infilakı" yaşamak mukadder hale gelir.

Bunu önlemenin yolu; karmaşıkmış gibi gösterilen ekonomik süreçleri ‘ne kadar zor olursa olsun’ anlamaktan geçer. Ancak mesele tam olarak kavrandığında, kontrol etme yetisi yeniden kazanılabilir. Bilinçli bir kavrayıştan aciz kalındığında ise önümüze çıkan her engebe, aşılamaz birer dağa dönüşür; o dik engelin karanlığı tabana çöker.

Öyle bir tepkisizlik hali oluşur ki; mesela yabancı maden şirketleri o topraklardaki altını alıp kendi ülkelerine götürdüğünde, üstelik ekranlara çıkıp "Hiçbir yerde kazanamadığımız kadar kazandık, bir koyduk on aldık!" diye övündüklerinde bile kitleler donuk gözlerle bakar, durumu yorumlamaktan bile mahrumdur.

Anlam kaybolmuşsa; toprak, vatan ve millet hassasiyeti de devreye giremez hale gelir. İnsanlar, karmaşıkmış gibi sunulmuş ama özünde son derece basit konuları kavrayamıyorsa, bir iyileşme beklemek de mümkün değildir. Demek ki kontrolü geri almanın ve iyileşmenin tek yolu, önce anlamaktan geçer. Ancak bu sayede, temel yaşam gayesi olan “işini en iyi yapma” imkânına sahip olabiliriz. Sadece işini en iyi yapanlar, üzerinde yaşadığı toprağa ve topluma gerçek değeri katar. Onlar görme yetilerini yükseltmiş, görevlerini hakkıyla yapmış ve milletinin onurunu korumuşlardır.

İşte o zaman bir toplum, sadece hayatta kalabilmek için kendisine dayatılan “faiz haracını” her ay başka milletlere ödemek zorunda kalmaz. Öyle bir yerde de “beka sorunu” gibi yapay korkular dillendirilemez. Çünkü beka sorunu yaratmak isteyenler, “alın terinin” o ruhani ışığında boğulup giderler. Dahası, o ışık topluma bir “kahraman” gibi sunulmak istenenlerin, aslında sadece birer “günah keçisi” olduğunu tüm çıplaklığıyla da gözler önüne serer.

İşte bu yüzden, karanlık düzenlerde “alın teri” istenmez. Orada şirketler; düzensizliği protesto etmek veya sistemi düzeltme girişimleri yerine, teslimiyetçi bir yaklaşımla kaçak dövüşmeyi seçer ve adım adım istihdamını azaltır. Oysa azalttıkları her çalışanla aslında kendi boğazlarındaki ilmeği biraz daha sıkarlar; sonunda kendi iflas yollarını kendi elleriyle açacaklardır.

Böylece işsizlikte çığ gibi büyür. Gençlerin o en dinç, en verimli enerjileri bitmeyen ama katkı da sağlamayan eğitim adı altında eritilip, otuzlu yaşlara kadar okullarda tüketilir. Yaşamları boyunca kendilerine yapılan yatırımın yarısını bile geri kazanamamaları, topluma değer katamamaları, yani bir ömrün topyekûn israf edilmesi esas alınır. İşte bu sistemli israf, bir vatana indirilebilecek en ağır, en vurucu darbedir.

O toplumda sosyal yardımlar adım adım artar; artık halkın kendi ayakları üzerinde durması mümkün olmaz, yardıma muhtaç kalmıştır. Böylece halkı sadakaya muhtaç bırakanlara mecburi bir “sadakat” doğmaya başlar. Sonuçta toplumun %80’i harap olurken, %20’lik bir kesim ise zenginlikte, sapkınlıkta coşar. İşte o an akıllara Pareto’nun 80/20 ilkesi düşer: %20’lik bir azınlığın yaptığı hataların, %80’lik çoğunluğu nasıl bir kusurlar silsilesine mahkûm ettiği tüm çıplaklığıyla görülür. “Neden” ve “sonuç” arasındaki mantıklı bağlar kopar; birilerini suçlamak normalleşir, iftira bir yönetim enstrümanı haline gelir.

Klasik yönetim anlayışı tersyüz edilir; liderler “doğru işleri” tespit edemediği için, halk da “işleri doğru yapma” yetisini, hatta iş yapma iradesini kaybeder. Günün sonunda devletlerin ve organizasyonların başarısı, sistemden ziyade liyakat sahibi kişilere bağımlı kalmaktadır. Eğer sistem iyi niyetli bir iradenin elindeyse tıkır tıkır çalışır; gelir, adım adım adil bir şekilde dağılır. Ancak hükmeden iyi niyetli değilse, zenginlik sadece belirli bir sermaye grubunda birikir; toplum ise değersizleştiren bir faiz ve rant sarmalında diz çöktürülür.

Evet; yanlış lider seçiminin nelere mal olabildiğini tarih defalarca kanıtlamıştır. Uluslar, her defasında liderlerinin karakteri, yetkinliği, bilgi ve becerisine göre ya küllerinden doğmuş ya da karanlığa gömülmüştür.

Türkler medeniyeti götüremediği; ilmi, bilimi, ekip biçmeyi, ilaç yapmayı, at eyerlemeyi ve demir dövmenin yapılmadığı her yere "taşra" dedi. Taşra; özünde "dışarısı" demektir. Dışarıda kalmış, hor davranılmış, bakılmamış ve haliyle taşlaşmıştır. Meyve vermeyen, bereketi kaçmış, adeta "cadılaşmış" yerdir. Oysa "İç" olan, "İl"dir. İl; ilmin ve bilimin hayat bulduğu, kök saldığı merkezdir.

Zaten kelimeye baktığımızda; "taş" dışı, "ra" ise yönü ifade eder; tıpkı "ora" veya "bura" der gibi...

Bu yüzden, toplumlar liyakatli lider seçip seçemediğini orada, burada aramasına gerek yoktur. Toplumsal düşüncelerin seyrine bakmak yeterlidir. Bir toplumun birbirini dışlayıp dışlamadığından, ayrışıp ayrışmadığından, yani zihnen "taşralaşıp" “taşralaşmadığından” bu durumu çözmek oldukça mümkündür.

İşte tam da bu sebeple; “Vatan toprağı kutsaldır; ilimsiz, bilimsiz, işsiz ve emeksiz bırakılıp kaderine terk edilemez!”