$ DOLAR → Alış: 5,64 / Satış: 5,67
€ EURO → Alış: 6,50 / Satış: 6,53

SON DAKİKA:

BANA ÖYLE BİR YENİ GÖSTERİN Kİ İÇİNDE ESKİ BULUNMASIN: GÖKSEL BEKMEZCİ

Son yıllarda sıkça karşımıza çıkan bir çalışma var: “Atölye”. Özellikle sanatsal alanda kullanımı artan bu isme bir yenisi daha eklendi: “Kelime Atölyesi”
Başta Müjdat Gezen Sanat Merkezi olmak üzere bu çalışmayı İstanbul dışında da uygulayan Yazar, Şair ve aynı zamanda Metin Danışmanı Göksel Bekmezci ile “Kelime Atölyesi” üzerine konuştuk…

Gizem YILDIZ
Gizem YILDIZ
  • 22.06.2018
  • 864 kez okundu

Kelime Atölyesi Türkiye’de ilk kez uygulanıyor değil mi?

Bu başlıkta bildiğim kadarıyla, evet. Fakat NLP, kişisel gelişim, kişisel dönüşüm alanlarında kelimelerin de dâhil olduğu bazı çalışmalar mevcut.

Sizin yaptığınızın farkı nedir?

Söz ettiğim alanlarda henüz eğitim almadım. O sebeple ben şöyle yapıyorum, onlar böyle… diyemeyeceğim. Konservatuar kökenliyim. Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde sadece yazarlık eğitimi almadım, aynı zamanda 2012’den bu yana öğretim üyesiyim. Tüm derslerimi kelimeler üzerinden işliyor, paylaştıkça da öğreniyorum.

Böyle bir dersi işlemenize karar verme süreciniz nasıldı?

Bunun tek bir cümle ile yanıtı mümkün değil. Şöyle bir şey olmuştu, dersem eğer bu süreci sınırlarım. Siz bir yola çıkarsanız, yol da size çıkar… Çocukluğumdan bu yana kelimelere yakınlığım var. Hatırı sayılır notlar almıştım buna dair… Tabii her geçen gün artıyor bu notlar… Derslerde bazen küçük dokunuşlar yapıyordum sözcüklerle ilgili. Yavaş yavaş kelimeler, dersin kendisi olmaya başladı… Kendi içinden doğdu yani…

Kelime Atölyesi için “Kişisel Gelişim” demek mümkün mü?

Kişisel gelişimin olmadığı bir eğitim mümkün olabilir mi? Evet, bugün bu ismin ticari bir piyasası var. Fakat ben bu başlığı kullanmadım. Gelişim söyleminden çok dönüşümü tercih ediyorum. Çünkü yaşamda her şey bir oluş halinde. Ve her şey kendinden var oluyor. Bana öyle bir yeni gösterin ki içinde eski olmasın!
Bir farkındalık atölyesi demek daha doğru olur. Değişimi değil, dönüşümü merkezime alıyorum. Sözlerimiz içimizden çıkıyor. İçimizi ne ile doldurursak kelimeler de bunun sesi oluyor.

Değişimle dönüşüm arasında nasıl bir fark görüyorsunuz?

Bunun yanıtına Ama’lar, Aslında’lar girebilir… Şu an ki konu çerçevemizde basitleştirerek bir yanıt vereyim. Bir şeyi değiştirmek istediğimizde olanın yerine başka bir şey koyarız. Dolayısıyla var olanı çıkarırız. Dönüşüm de ise olanı kabul ederek yola çıkarız. Çünkü onun üzerinden ilerlemeliyiz; yok sayamayız. Bunu psikolojik ele alırsak; ancak olanı kabul ettiğimizde yere sağlam basarız. Reddederek hiçbir şeyikazanamayız.

Biraz daha açar mısınız?

Problem gördüğünüz bir durumu çözmek basittir. Üst akıl gerektirmez. Ne yapılacağını biri de söyleyebilir. Belli noktalara yapılacak etkin dokunuşlarla bunun üstesinden gelebilirsiniz. Çözümlemek ise söz konusu problemin bir daha olmamasını da sağlamaktır. Bunu sözlüklere dayandırarak söylemiyorum. İçsel sözlüğüm üzerinden konuşuyorum.
Mesela başınız ağrıdığında bir ilaç alıp bu ağrıyı girebilirsiniz. Peki, bu ağrıya sebep olan şeyi giderebilir misiniz? Hayır. Sonuç odaklı hareket etmişsinizdir ve o an sorunu çözmüşsünüzdür.
Oysa ilaca değil de saf akla yönelirseniz süreç ve sonuç odaklı hareket edip, sadece ağrıyı değil, nedenlerini de ortadan kaldıracağınız gibi yeniden olmasının da önüne geçebilirsiniz. Bu da çözümlemedir.
Psikolojik anlamıyla söylüyorum; tedavi olmak başka, şifa bulmak başkadır. Tedavi olmanız için farkında olmanız gerekmez. Fakat şifa bulmanız için farkına varmanız gerekir. Çünkü şifanın, aydınlanmanın temeli bilince dayanır. Bir sorunu bilgiyle çözebilirsiniz fakat bilinçle çözümlersiniz.

Diyelim içimize bir şey atıyoruz ve bunu kimseyle paylaşmıyoruz. Sır gibi.. Fakat sizin söylediğinize bakarsak aslında bu da dışarı çıkıyor. Öyle değil mi?

Evet, tam da bu. Şöyle izah edeyim.
​Kim “İmdat!” der? Çaresiz olan.
Kim “Ahh..” der? Hasta olan, canı yanan.
Kim aşağılar? Aşağıda olan…
İnsan, bulunduğu yer ve durumun sesini verir.
Sık kullandığımız söz ve kelimelere kulak verdiğimizde sadece olduğumuz yerin değil, olacağımız halin de sesini duyarız.

Sadece yazarlık öğrencilerine miveriyorsunuz bu dersleri?

Hayır. Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde devamlı bulunduğum için orada metinleri yazarlık çerçevesinde işliyoruz. Dışarıda bağımsız verdiğim derslerde veya bazı kurumsal davetlerde biraz daha farklı ele alıyorum konuları.

Türkiye’de insanların bu konuya yaklaşımlarını nasıl buluyorsunuz?

Gördüğüm kadarıyla kelimelerinden memnunlar. Fakat bunun yerine şu kelimeyi kullanman daha sağlıklı olur dediğimde hemen kabul ediyorlar. Onlara kullandıkları bir kelimenin yaşamın içindeki etkileşimlerinden biraz söz ettiğimde can kulağıyla dinliyorlar.

En sık karşılaştığınız kelime veya kelimeler var mı?

Türkiye’de insanların sık kullandıkları kelimelerden biri “Sıkıntı”.
Hemen her söylemde kullanılıyor. Bir mekânda “Sandalye boş mu?” diyorum, “Sıkıntı yok, alabilirsiniz” diyorlar. İşle ilgili bir şey paylaşıyorum, “Sıkıntı yok hallederiz” diyorlar. “Siparişim eksik gelmiş” diyorum, “Sıkıntı yok, tamamlarız” diyorlar. “Sıkıntı” bu denli dile geliyorsa, bir yerde sıkıntı var demektir.
Bir gün arkadaşlarımla lokantaya yemek yemeye gittik. Garsonlar masayı muhteşem donattılar. Sanat eseri gibiydi… Bunun farkında olan şef yanımıza yaklaştı, masayı göstererek “Efendim başka bir sıkıntı var mı?” diye sordu.
Ben de onun gibi masayı göstererek “Bu bir sıkıntı mı?” diye sordum. Bir an bir sessizlik oldu, sonra gülüşmeler… “Hayır” dedi. “Maharetlerini, ‘Sıkıntı’ diye tanımlamamalarını” söyledim. “Eğer siz bu muhteşem servise sıkıntı derseniz, bu servis size sıkıntı olarak, döner…”
Meziyetimizin farkında olursak eziyete dönüşmez.

Sizce neden ‘Sıkıntı’ olarak tanımlıyor?

Çünkü bulunduğu yerde sıkılıyor. Yani işinde veya evinde, içsel dünyasında sıkılıyor. Bundan dolayı böyle tanımlıyor… “Ne işle uğraşıyorsunuz?” diye sorulduğunda “Şu işle uğraşıyorum” derseniz, o iş de sizinle uğraşır. Çünkü uğraş kelimesi sözlükte olumlu dursa da sosyal anlamda olumlu değil. Bakın, eskilerin bir yemini vardı: Ekmek çarpsın! derlerdi. Hâlâ kullananlar var. Sözdeki kasıt nimettir ama bugün ekmek gerçekten insanları çarpmaktadır. İçinde o kadar zararlı kimyasal madde var ki; başta şizofrenik paranoya, depresyon, bipolar bozukluk, haşimato triodit hastalıkları olmak üzere birçok rahatsızlığın temelinde ekmek tüketimi vardır. Hatta kimi akademisyenler 3. Dünya Savaşı’nın şu an buğday, tahıl ürünleriyle yapıldığını açık açık dile getirmekteler.
Yaşamı nasıl tanımlıyorsanız, kelimeleri kendinize nasıl kodluyorsanız, bunu yaşarsınız.
Şu an ki halimiz bir sonuçtur. Sonuçlar gerçektir. Ve gerçekler yalan söylemezler!

Başka sık kullanılan bir kelimeyle karşılaşıyor musunuz?

Evet. “Olay” kelimesi de sık kullanılıyor. Hemen her şey için “Olay” diyorlar. Herhangi bir şeye Google’da bakmanın adı “Araştırma” oldu artık. “Ben onu araştırdım, o öyle değil” diyorlar. Google’da bakmanın adı araştırmaysa, bilim insanın yaptığı nedir peki? Sıradan bir şey izah edilirken “Olay bu!” deniliyorsa katliam ne demektir, peki?
Hatırlar mısınız? Bir dönem çocuklara “Can” diye ikinci isim de veriliyordu. Bu, daha çok hangi dönemde oldu? Türkiye’de terörün tırmandığı zamanlarda… Toplum, çocuklarına “Can” ismini de koymaya ortak karar vermedi. İçinden bu geldi. Kendiliğinden doğdu. Don Miguel Ruiz’in söylemiyle, bilinçaltı sözleşmesidir bu. Çünkü ölümden en sık bahsettiğimiz zamanlardı. Bir araştırma vardır buna dair; savaşın içinde olan toplumlarda, doğumlar da artıyor. Yaşama tutunmaktır bu.
Çocukluğumda hatırlıyorum, kimse “Kendine iyi bak” demezdi. Bu sözün çıkmaya başladığı zamanlara bakın, bugün var olan birçok hastalığın temellerinin atıldığı zamana denk geldiğini göreceksiniz. Özellikle doğal besinden uzaklaşıp, endüstriyel gıdanın daha görünür olduğu günler…
Bunun ardından ne geldi peki? “Kendine dikkat et!” Durup dururken neden böyle bir temenni de bulunalım ki? Ortada bir tehlike mi var? Evet var! Bombalar, patlamalar, işgaller, kazalar… Ve dahası… Her gün defalarca duyuyoruz bu sözcükleri; haberlerde, internet sayfalarında izliyoruz. Bazen bire bir tanık oluyoruz hatta. Bilinçaltı sözleşmesidir bu da, o sebeple birbirimize “Kendine dikkat et” diyoruz.
Sağlık, sadece gıda ile sağlanmaz. Bilinç gerekir. Neden bilmiyorum, insanlar sevmeyi, beğenmeyi hastalıklı sözlerle ifade ediyorlar. Çok seviyorum demiyorlar da “Hastasıyım” diyorlar. Çok beğendim demiyorlar da “Bayıldım” diyorlar. Muhteşem yerine “Yıkılıyor”, diyorlar. Tabii şahsi tercihleri bu yönde, bir şey diyemem… Bağışıklıkları zayıfsa söylemlerine bakmalarını da tavsiye ederim.
Türkiye’de insanlar sıkılıyor. Sürekli bir olay yaşıyor veya tanık oluyor. Dolayısıyla bu kelimeler gündelik yaşamlarında sıradanlaşıyor. Fakat bilinçaltımızda böyle değil. Bu kelimeler öz anlamlarıyla bilincimizde duruyorlar. Ve biz “Olay” dediğimizde öz anlamları harekete geçiyor, beyne bunun mesajını iletiyor. Olay yokken, varmış gibi hissediliyor. Bu da kişinin öz ayarlarına olumlu yansımıyor.

Bu son söylediğinizi, genel değil de kişi üzerinden örneklemeniz de mümkün mü?

Tabii… Şöyle bir örnekle açayım. Yakın bir zaman önce bir arkadaşımla sohbet ederken, onun bir yakını geldi. Genç, samimi, güzel bir çocuktu. İşlerinin iyi gitmediğini, bir türlü para kazanamadığını söylüyordu. Ben de kendisine “Kazanmak” deyince aklına ilk ne geliyor? diye sordum?
Maç, dedi. Başka? dedim. Savaşmak, dedi. Başka? Mücadele… Hırs… Yarış diye sıraladı.
İşte, bu kardeşim, “Para kazanmak, Güven kazanmak, Müşteri kazanmak gibi başlıkları düşündüğünde, bilincinde bu tuşa basıyor: Savaşmak, mücadele etmek, yarışma psikolojisine bürünmek devreye giriyor. Oysa ne para, ne güven, ne müşteri, ne de başka bir şey bizimle savaşıyor…
“Olay” da böyle, “Sıkıntı” da böyle…
Dediğim gibi yaşamı algıladığımız gibi yaşarız. Ne hissediyorsak, yaşantımızı o hale dönüştürür, o halin sesini yansıtırız. İnsanın derdi ne ise kendi de o’dur.
Öyleyse çocukluktan buna özen göstermek gerekecek…
Evet. Bu oldukça önemli. Çocukların algıları tertemiz. Her şeyi almaya müsait… Size “Kurmak” kelimesi üzerinden bir örnek vereyim.
Bu kelimenin sözlükteki anlamı şu: Bir şeyin oluşmasını sağlayan parçaları bir araya getirip, bütün durumuna getirmek.
Peki, bizdeki içsel anlamı ne? Bu kelimeyi sık kullandığımız yerlere baktığımızda görebiliriz: “İletişim kurmak”, “İş kurmak”, “Aile kurmak”, “İlişki kurmak”, “Ekip kurmak”, “Bağ kurmak”, “Ağ kurmak…” ve başka şeyler…
Diyelim televizyonda bir belgesel kanalı açık, devasa yapılardan söz ediliyor… Fabrikaların nasıl kurulduğunu gösteriyor. Bunu izleyen çocuk da oyuncaklarıyla bir fabrika kurmaya karar veriyor. Odasına geçiyor… Oyuncaklarıyla oynarken, parçaları birleştirdiğinde heyecanla büyüğüne gösteriyor, “Bak fabrika kurdum” diyor. Büyüğü “Hadi canım, öyle fabrika mı olur?” gibi bir yaklaşımla çocuğun bu emeğini aşağı çekerse ve bu çocuk “kurmak” kelimesini kendine olumsuz kodlarsa ömrü boyunca, doğru dürüst ne iletişim kurabilir, ne ilişki, ne aile, ne de bir iş kurabilir… Her seferinde bir yere erişir, sonra aşağı düşer. Sadece bir kelime bir hayatı bambaşka bir hale dönüştürebilir.
Bununla birlikte iyi haberi de vereyim, tüm bu kodlamalar yıkılıp yeninden yapılandırılabilir.

Kelime Atölyesi kimlere hitap ediyor? Kimler katılabilir çalışmalarınıza?

Kelimeyle bağı olan herkese hitap ediyor.

Bu arada sizi yazar ve şairliğinizin yanında bir de metin danışmanı olarak görmeye başladık. Bu isim de sanırım Türkiye’de ilk defa sizinle kullanılıyor…

Doğru. Fakat birçok kimse farkında olmadan metinlere danışmanlık yapıyor. Özellikle reklam ajanslarında çalışanlar. Yeni yaptığım bir iş değil bu, sadece daha görünür kılmaya başladığım bir alan…

Metin danışmanlığında sizin farkınız nedir diye sorsam?

Ben, kelimeleri sadece sözlük anlamlarıyla değil, sosyolojik ve psikolojik anlamlarıyla da ele alıyorum. Özellikle derslerimde yazan olmakla yazar olmak arasındaki farkla, bilgiyle bilinç arasındaki farkları öne çıkarıyorum. Dolayısıyla yazmak veya söylemek yetmez.
Doğru yazmak, doğru söylemek de gerekir.
Bunu güçlendirmek için de doğruyu yazmak ve doğruyu ifade etmek de gerekir.
Bunu gündelik hayatımızda şöyle de görebiliriz.
Çoğunluk bir iş yapmayı düşünür. Kendimi bir işe atayım da gerisi kolay der.
Bazıları ise işi doğru yapmayı düşünür.
Pek az kimse ise -kendi için- doğru olan işi yapmaya odaklanır.
Bu kimseler işlerini sadece doğru yapmakla kalmaz aynı zamanda değer de katarlar.
Dolayısıyla işi doğru yapmakla, doğru işi yapmak arasında önemli fark vardır.
Bir tanıtım yazısında her ne öne çıksın istiyorsanız bunun zamana, mekâna, hitap edeceğiniz kesime de sağlıklı yansıması gerekir.

Bir örnek vermeniz mümkün mü?

Tabii… Birkaç gün önce bilinir bir markanın Instagram hesabında şöyle bir duyuruya denk geldim. “Zamlardan önce son fırsat!” diye bir başlık yazmış ve ay sonuna kadar da fiyatlarını sabitlediklerini belirtmişler.
Zam kelimesi Türk toplumunun bilincinde olumlu bir yere sahip değil. Üstelik dolar 5 liraya yaklaşmışken, Cumhurbaşkanlığı seçimleri de yakınken, piyasanın ne olacağı belirsizken insanlar bir şey satın almaktan da geri dururlar. Çünkü öncelikler durumlara göre değişir. Oysa sadece ‘ay sonuna kadar bu fırsatı kaçırmayın’ dese, kimsenin aklına ne ekonomik kriz gelecek ne de başka bir şey. “Zam” başlığıyla satışı değil, batışı hedeflersiniz.
Bu sadece bir örnek… Özüne baktığımızda, markanın anlatmak istediği ortada fakat bunun doğru kelimelerle, doğru zamanda da yapmak önemli.

Üç kitabınız var. Gri Hikâyeler, Eski Cesetler ve Bir Elmanın Yarası. Kelimelerle ilgili bir kitap yazmayı düşünüyor musunuz?

Tabii. Hatta yazıyorum da. İsmi “Sözün Büyüsü”…

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ

Düşüncenizi Paylaşın

Önceki yazıyı okuyun:
Kadın, Erkek ve Egemenlik


Avcı-Toplayıcı Dönem Aile biçimi
 Günümüzden 10 bin yıl önce son bulan anaerkil yapının başlangıcı, 2 milyon yıl öncesine dayanır. Avcı-Toplayıcı...

Kapat