Günümüz iletişim çağında bir yazarın kalemi bazen hiç beklemediği yerlere dokunur. Bir sosyal medya hesabında paylaşılan bir yazı, bir kelime ya da bir cümle, karşı tarafa ummadık bir ilham verebilir. Benim hikâyem de tam böyle başladı. Bir gün Instagram’da kırmızı mikrofonuyla bilinen Aziz Tekin’in hesabı beni takip etti. Yazdığım yazılardan etkilendiklerini, kamuoyu önünde “en iyi yazar ödülü” için beni seçtiklerini söylediler. Videolar paylaştılar, övgülerde bulundular, ardından bir davet gönderdiler.

Bu süreçte benden katılacak kişi sayısı, isimler gibi bilgiler istendi. Ben de doğal olarak, halktan biri olarak, iyi niyetli bir soru sordum:
“Bazı organizasyonların ödül adı altında para istediğini duyduk. Sizin yapınızda böyle bir şey var mı?”

Sorduğum soru kötü niyetli değildi. Sadece bir vatandaşın, bir yazarın bilmesi gereken bir konuydu. Ne var ki aldığım tepki beklediğim gibi olmadı. Telefonla aradığımda duyduğum cümle şuydu:
“Böyle soru soranla çalışmam, …..”

Bu sözler bir anda bütün iyi niyetimin üstünü örttü. O an içimden sadece şunu geçirdim:
“Seni sileceğim. Silindi. Gelme. Anladım ki bu bir tuzak olabilirdi.”

Ben sadece gerçeği öğrenmek istedim. Oysa ki bir cümleyle, bir açıklamayla, “Evet böyle kötü niyetli yerler var, milletimiz dikkat etsin.” denilebilirdi. Böylece konu kapanırdı. Kimsenin onuru kırılmaz, kimse de haksız yere suçlanmış hissetmezdi.

Bu yaşadığım olay bana bir kez daha gösterdi ki;
Onurla sorulan bir soruya, öfkeyle karşılık verilmez.
Soru sormak suç değildir.
Ödülün değeri de, onu veren kişinin ses tonuyla değil; toplumdaki şeffaflığı ile anlaşılır.

Benim için mesele bir ödülün gelip gelmemesi değil.
Benim için mesele, bir insanın karşısına çıkan her fırsatta nezaketini kaybetmemesi.

Ben yazmaya devam edeceğim.
Kalemimin derdi ödül değil, hakikattir.
Bu yolda kırılan bir kalbin değeri, verilen en büyük ödülden bile ağırdır.