Değerli Okur:

İnsan, yaşadığı çağın mı eseridir, yoksa çağları aşabilen düşüncelerin mi?

Her insan bir çağın içinde doğar, o çağın koşullarıyla büyür ve büyük ölçüde o dönemin alışkanlıkları, kabulleri, korkuları ve davranış kalıplarıyla şekillenir. Çünkü insan, içinde yaşadığı zamanın bütünüyle dışında duramaz. Her çağ, kendi insanını kendi gerçekleriyle yetiştirir. Bir dönemde doğru kabul edilenler, başka bir dönemde sorgulanabilir; bir zamanlar erdem sayılan davranışlar, sonraki çağlarda anlamını yitirebilir.

Zaman yalnızca dünyayı değil, insanın düşünme ve davranma biçimini de değiştirir.

Ancak burada önemli bir ayrım vardır: Her insan bir çağda yaşar, fakat her insanın düşüncesi o çağın sınırları içinde kalmak zorunda değildir.

Tarihe baktığımızda, yaşadığı dönemin ötesine seslenebilen bilgelere rastlarız. Onlar, yalnızca kendi zamanlarının meselelerine cevap aramamış, insanın değişmeyen yönlerini, varoluşun temel sorularını ve gelecek kuşakların da karşılaşacağı hakikatleri düşünmüşlerdir. Bu nedenle düşünceleri, kendilerini var eden çağın ömrünü aşmıştır. Bedenleri kendi zamanlarında kalmış, fikirleri ise başka çağlarda yaşamaya devam etmiştir.

Belki de çağları aşan insan ile çağının içinde kalan insan arasındaki en belirgin fark budur: Biri zamanın kendisine sunduğu gerçeklerle yetinirken diğeri zamanın henüz fark edemediği gerçekleri arar.

Öte yandan, bir çağın düşünsel mirasını anlamakla o çağın gerçekten nasıl yaşandığını anlamak aynı şey değildir. Çünkü çağların yalnızca fikirleri değil, kendilerine özgü davranış biçimleri de vardır. İnsanların birbirleriyle ilişkileri, sevgi anlayışları, saygı ölçüleri, çalışma biçimleri, beklentileri ve hatta sessizlikleri bile dönemden döneme değişir.

Bir başka çağın insanını, bugünün değerleriyle değerlendirmek, onu gerçekten anlamak anlamına gelmez. Aynı şekilde geçmişin düşüncelerini bugünün koşullarından bağımsız ele almak da eksik bir yorumdur. Her davranışın arkasında, onu mümkün kılan bir zamanın şartları, toplumsal kabulleri ve yaşam gerçekleri bulunur.

Bu nedenle bir çağı anlamanın yolu, yalnızca o dönemin düşünürlerini okumaktan geçmez. O çağda yaşamış insanların gündelik hayatlarına, ilişkilerine, alışkanlıklarına ve davranışlarına da bakmak gerekir. Çünkü bir çağı kitaplar anlatabilir ama o çağın nasıl yaşandığını, ancak o hayatın içinden geçmiş insanlar bütün boyutlarıyla hissedebilir.

Burada başka bir gerçek ortaya çıkar: Bir çağda hayatta olmak, o çağı gerçekten yaşamakla aynı şey değildir.

İnsan, içinde bulunduğu dönemin takvimini paylaşabilir ama ruhunu, değişimini ve gerçekliğini fark etmeyebilir. Çağın teknolojisini kullanabilir, alışkanlıklarına uyabilir, gündemini takip edebilir; fakat bütün bunlar onun yaşadığı çağı derinlemesine deneyimlediği anlamına gelmez. Çünkü yaşamak, yalnızca zamanın içinde bulunmak değil, zamanın insan üzerindeki etkisini kavramak ve onunla bilinçli bir ilişki kurabilmektir.

Belki de bir çağın gerçek tanıkları, yalnızca o dönemde doğup yaşayanlar değil; o dönemin değişimini fark eden, dönüşümünü hisseden ve kendi varlığını bu değişimin içinde anlamlandırabilenlerdir.

Sonuçta çağlar insanları biçimlendirir, insanlar ise düşünceleriyle çağların ötesine geçebilir. Davranışlar zamanın koşullarına göre değişirken, bazı düşünceler insanlığın ortak hafızasında kalıcılık kazanır. Bir insan kendi çağının ürünü olabilir ama düşüncesi yalnızca kendi çağına ait olmak zorunda değildir.

Çünkü insanın ömrü bir çağa sığabilir; fakat düşüncesinin ömrünü belirleyen, hangi çağda yaşadığı değil, hangi çağlara seslenebildiğidir.

Her insan zamanının içinde yaşar; ancak çok azı zamanının sınırlarını aşarak gelecek çağların da insanı olmayı başarır. Bir çağı yaşamak zamana, o çağı anlamak bilince, çağları aşmak ise, bilgeliğe bağlıdır.