DEĞERLİ OKURLARIM: Bazı insanlar vardır; bir yol tuttururlar ve o yolun üzerinde yürümeyi, zamanla o yolun sahibi olmakla karıştırırlar. Başlangıçta yalnızca kendilerine ait küçük bir çevrede tanınırlar. Söyledikleri, yaptıkları, hatta düşünmeden yaptıkları bile o çevrenin sınırları içinde bir karşılık bulur. Sonra bu karşılık, kendi kendini besleyen bir yankıya dönüşür. İnsanlar onları dinledikçe önemli olduklarına, önemli olduklarına inandıkça söylediklerinin dinlenmeye değer olduğuna hükmederler. Böylece şöhret, bir başarının sonucu olmaktan çıkar; kendi varlığını kanıtlamak için yine kendi varlığına başvuran kapalı bir inanç sistemine dönüşür.

İşte kendiliğinden ünlülerin dünyası tam da burada başlar. Onların belirli bir alanda tanınmaları, o alanın dışında da derinlik sahibi oldukları yanılgısını doğurur. Bir yolda ilerlemiş olmak, bütün yolların haritasını cebinde taşımak değildir. Fakat popülerliğin tuhaf bir matematiği vardır: İnsan, bir konuda yeterince görünür hâle geldiğinde, görünürlüğü bilgeliğin yerine geçmeye başlar. Artık ne bildiği değil, kaç kişi tarafından bilindiği önemlidir. Ne düşündüğü değil, düşüncelerinin kaç kişiye ulaştığı sorulur. Böylece nicelik, niteliğin yalnızca rakibi değil, zamanla onun yerine geçen sahte bir ölçü birimi olur.

Oysa her yolun iyileri vardır. Bir insanın yaptığı işte başarılı olması, kendi emeğinin ve becerisinin hakkıdır. Eleştiri, bu hakkı inkâr etmekle başlamaz; başarının hangi noktada sona erdiğini belirlemekle başlar. Çünkü bir alanda iyi olmak, insanın bütün alanlarda derinleştiği anlamına gelmez. Bir sahnede parlayan yüz, düşüncenin karanlık odalarında aynı aydınlığı üretemeyebilir. Bir meslekte ustalaşmış olmak, hayata dair her hükmü isabetli kılmaz. Ne var ki çağımız, insanlara yalnızca başarılı olmayı değil, başarılarının sağladığı ilgiyi evrensel bir söz hakkına dönüştürmeyi de öğretir.

Kendiliğinden ünlünün asıl yanılgısı, kendi sınırlarını bilmemesi değildir yalnızca; sınırlarının varlığını bir eksiklik olarak görmemesidir. Bilmemek insani, bilmediğini bilmemek ise düşüncenin önündeki en kalın perdelerden biridir. İnsan, kendi cehaletini fark ettiğinde öğrenmeye başlar. Fakat cehaletinin alkışlandığını gördüğünde, öğrenmek için duyduğu ihtiyacı kaybedebilir. Çünkü alkış, kimi zaman gelişmenin ödülü değil, gelişmeye duyulan ihtiyacın üzerini örten bir örtüdür.

Bu örtünün altında düşünceler sığlaşır, fakat kendilerine duyulan güven derinleşir. İnsanın zihinsel kapasitesiyle kendine biçtiği değer arasındaki mesafe açıldıkça, ortaya tuhaf bir manzara çıkar: Söyleyecek sözü azalanların sözü uzar; kavramları daralanların hükümleri genişler; dünyayı anlamaya ayırmaları gereken zamanı, dünyanın kendilerini anlamasını bekleyerek geçirirler.

Ve bütün bunlar olurken bir kontes dolaşır ortalıkta. Fakat bu, soyluluğun inceliğini taşıyan bir kontes değildir. Unvanını birikiminden değil, görünürlüğünden alan; zarafetini düşüncesinden değil, kendisine yöneltilen bakışların sayısından devşiren bir figürdür. Paspayeliği, giydiği elbisede ya da konuştuğu insanların niteliğinde değil, kendi varlığını sürekli bir başkasının hayranlığı üzerinden doğrulama ihtiyacında gizlidir. Kendisine ait bir ağırlık merkezi olmadığı için başkalarının ilgisiyle dengede durur. İlgi çekildiğinde hafifler, unutulduğunda telaşa kapılır. Çünkü onun için unutulmak, yalnızca görünmez olmak değil, varlığının sorgulanmasıdır.

Buradaki trajedi, kontesin kendisini beğenmesinde değil, beğenilmeyi kendisini tanımakla karıştırmasındadır. İnsan kendini sevebilir; hatta kendine hayranlık duyması bile başlı başına bir kusur değildir. Fakat özsaygı, insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin sonucuyken gösteriş, başkalarının gözünde kapladığı alanla kurduğu ilişkinin ürünüdür. Birincisi insanı kendi içine doğru derinleştirir, ikincisi onu sürekli dışarıya doğru genişlemeye zorlar. Bu yüzden paspaye kontes, ne kadar görünür olursa olsun, kendi içinde çoğu zaman tamamlanmamış bir figürdür. Kalabalıkların ortasında bulunur, fakat kendisiyle baş başa kalmaktan kaçınır.

Ne var ki hiçbir kontes, kendisini yalnızca kendi gözünde soylu ilan ederek hükümranlık kuramaz. Ona bir saray, bir de saray erkânı gerekir. İşte tam bu noktada akıl hocası prensler sahneye çıkar.

Bunlar, kontesin dünyasını anlamlandıran, onun düşüncelerine derinlik atfeden, sıradan kanaatlerini büyük keşifler gibi sunan kişilerdir. Bazen bir cümleye felsefi ağırlık yükler, bazen basit bir tercihi hayatın özüymüş gibi yorumlarlar. Kontesin ne söylediğinden çok, söylediklerinin nasıl algılanması gerektiğini öğretirler. Onların görevi hakikati araştırmak değil, itibarı korumaktır. Çünkü hakikat, gerektiğinde insanın kendi konumunu da sorgulamasını ister; itibar ise çoğu zaman yalnızca mevcut konumu güçlendirecek açıklamalar arar.

Prenslerin akıl hocalığı da buradan kaynaklanır: Kendilerini düşüncenin temsilcileri gibi sunarken aslında düşüncenin doğurabileceği huzursuzluğu denetim altında tutarlar. Eleştiriyi düşmanlık, itirazı kıskançlık, sorgulamayı saygısızlık olarak tercüme ederler. Böylece bir insanın sınırlarını göstermek yerine, o sınırların etrafına bir anlam duvarı örerler. Kontesin sığlığı artık sığlık değildir; sadeliktir. Bilgisizliği artık bilgisizlik değildir; özgünlüktür. Tutarsızlığı artık tutarsızlık değildir; ezber bozan bir yaklaşımdır.

Kelimeler, gerçeği açıklamak yerine gerçeğin üzerini örtmek için kullanıldığında, dil de bu sarayın bir parçası hâline gelir.

Bu düzenin en ilginç yanı, taraflarının birbirlerine gerçekten ihtiyaç duymalarıdır. Kontes, prenslerin yorumları sayesinde kendisini olduğundan daha derin görebilir. Prensler ise kontesin popülerliği sayesinde kendi fikirlerini olduğundan daha etkili gösterebilirler. Biri görünürlük sağlar, diğeri meşruiyet. Biri kalabalığı toplar, diğeri kalabalığa ne düşüneceğini fısıldar. Böylece düşünsel bakımdan sınırlı bir figür, kendisinden daha derin olduğu izlenimini veren bir çevreyle kuşatılır; o çevre de figürün popülerliğini kendi düşünsel değerinin kanıtı gibi kullanır.

Ortaya çıkan şey, bir fikir birliği değil, karşılıklı bir çıkar yanılsamasıdır.

Fakat bu küçük sarayı ayakta tutan yalnızca kontesin kibri ya da prenslerin hesapları değildir. Sarayın dışında duran, kapısından içeri girmek isteyen veya uzaktan bakarak onu yücelten kalabalıklar da bu düzenin kurucularındandır. Çünkü popülerlik, tek başına üretilen bir özellik değildir; toplumsal bir kabuldür. Kendiliğinden ünlüler, yalnızca kendilerini sunmayı bilmezler; aynı zamanda toplumun neyi görmek, neyi duymak ve neye inanmak istediğini de sezebilirler.

Bazen insanlar derin düşüncelerden kaçtıkları için sığ olanı tercih ederler. Derinlik, insanı kendi kabulleriyle yüzleştirir; sığlık ise ona kendisini zaten haklı hissettiren bir rahatlık sunar. Derin düşünce, cevapların ardından yeni sorular getirir. Popüler söylem ise soruları azaltıp cevapları çoğaltmayı vaat eder. İnsan, zihinsel çabasını başkasına devrettiğinde, yalnızca düşünmekten vazgeçmez; düşünmeksizin bir yere ait olmanın huzurunu da satın alır.

Bu yüzden kendiliğinden ünlülerin başarısı, her zaman onların yetenekleriyle açıklanamaz. Bazen bu başarı, toplumun düşünsel yorgunluğunun aynasıdır. Bir figürün ne kadar yükseldiği kadar, onu yükselten beklentilerin ne kadar alçaldığı da önemlidir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir ayrım vardır: Popüler olan her insan sığ değildir; az tanınan her insan da derin değildir. Sorun, şöhretin kendisinde değil, şöhretin bir insanın bütün düşünsel yeterliliklerini tasdik eden bir belge gibi kabul edilmesindedir.

Çünkü ün, bir insanın başkalarının zihninde ne kadar yer kapladığını gösterir; kendi zihninin ne kadar geniş olduğunu değil. Belki de asıl felsefi mesele, kendiliğinden ünlülerin varlığı değil, onların etrafında oluşan ölçü kaybıdır. Bir toplum, görünürlüğü bilgiden, özgüveni düşünsel cesaretten, kendini ifade etmeyi kendini aşmaktan ayıramadığında, vasatlık kendisini yalnızca kabul ettirmekle kalmaz; ölçütleri de yeniden belirlemeye başlar. Artık değerli olan, sözü tartılmaya değer insan değil, sözüne yeterince insanın maruz kaldığı kişidir. Böylece alkış, bir tepki olmaktan çıkar ve bir hükme dönüşür.

Oysa alkışın çoğalması, düşüncenin derinleştiğini kanıtlamaz. Bir yanılgının geniş kitlelerce paylaşılması, onu hakikate yaklaştırmaz. Bir insanın her yerde konuşulması, onun konuştuğu her konuda haklı olmasını sağlamaz. Kalabalıkların ilgisi, bir kişinin varlığını toplumsal bakımdan önemli kılabilir; fakat onu kendiliğinden bilge, ahlaklı ya da tutarlı yapamaz.

Kendiliğinden ünlülerin sarayında ise bu ayrımlar giderek silinir. Kontes, alkışları kendi soyluluğunun belgesi sayar. Prensler, onun etrafında ördükleri düşünsel dekoru hakikatin kendisi gibi sunar. Kalabalık, dekoru saray, sarayı da medeniyet zanneder. Herkes kendi rolünü başarıyla oynar; fakat kimse oyunun neyi gizlediğini sormaz.

Belki de bu yüzden en tehlikeli sığlık, insanın yüzeyde kalması değildir. Yüzeyde kalırken derinliğin temsilcisi olduğunu düşünmesidir. En yorucu kibir, kendini beğenmek değil, kendini eleştirinin dışında görmektir. En yanıltıcı bilgelik ise düşünmekten doğmayan, yalnızca düşünür gibi görünmenin sağladığı toplumsal ayrıcalıktan beslenendir.

Ve nihayet, kendiliğinden ünlüler çağının ironisi burada düğümlenir: İnsanlar bazen birilerini oldukları için yüceltmez; yücelttikleri için onları olduklarından başka biri hâline getirirler.

Paspaye kontes, kendisine gösterilen hayranlığın içinde soylulaştığını sanır. Akıl hocası prensler, onun etrafında kurdukları anlatının içinde bilgeleştiklerini düşünürler. Kalabalık ise bütün bu gösteriyi izlerken kendi yargısını kullandığına inanır. Herkes kazandığını zanneder; oysa kaybedilen şey, insanın görünüş ile öz, ün ile yetkinlik, özgüven ile bilgelik arasındaki farkı görebilme yetisidir.

Belki de gerçek soyluluk, insanın ne kadar yükseldiğinde değil, yükseldiği yerden kendisine ne kadar eleştirel bakabildiğinde saklıdır. Gerçek bilgelik, her konuda konuşabilmekte değil, hangi konuda susmak, hangi konuda öğrenmek gerektiğini ayırt edebilmektedir. Ve gerçek değer, insanın kaç kişinin dünyasında yaşadığıyla değil, kendi dünyasını ne kadar dürüstçe genişletebildiğiyle ölçülür.

Çünkü bazı insanlar bir yolda yürüyerek ün kazanır; sonra ünlerini, o yolun kendilerinden geçtiğine dair bir kanıt sayarlar. Oysa yol, üzerinden geçen herkesi büyük yapmaz.

Bazen yalnızca bir insanın ayak izlerini taşır.