Dağların uykusundan doğdu bir sabah.

Kimseye sormadı hangi yöne akacağını.

Bir avuç karın, eriyen sessizliğinden aldı,

maviliğin henüz doğmamış adını.

Kıyısında söğütler eğildi usulca,

Yapraklar suya bıraktı yeşil düşlerini.

Nehir, hiçbir dalı kırmadan geçti;

Ama değiştirdi geçtiği her yerin içini.

Bir değirmen döndü onun türküsüyle,

Bir çoban uyudu kıvrıldığı çayırda.

Kekik kokusu karıştı serin yeline,

Gün, altın bir tas gibi durdu dağlarda.

Ne bir köprünün hükmüne girdi,

Ne kıyıların çizdiği sınıra boyun eğdi.

Bazen taşa çarptı, köpürdü, daraldı;

Bazen bir çiçeğin gölgesinde dinlendi.

Çünkü bilirdi su, acele etmekle,

Varmanın aynı şey olmadığını.

Bir damla yağmurda gökyüzünü bulur,

Bir çakıl taşında sabrın anlamını.

Akşam olunca yıldızlar indi üstüne,

Ay, gümüş bir yol serdi karanlığına.

Nehir, göğü taşıdı avuçlarında,

Ama hiçbir yıldızı bağlamadı kıyısına.

Bir köylü, kovasını daldırdı suyuna;

Bir ceylan eğildi, ürkekçe içti.

Su, ikisine de aynı serinlikle dokundu,

Sonra kendi yoluna devam etti.

Ben de bir gün oturdum kıyısına,

İçimde yıllardır biriken taşlarla.

Nehir, bana hiçbir öğüt vermedi;

Yalnızca aktı, bütün o taşlarla.

O an anladım:

Özgürlük bazen bir dağın ardından denize koşmak değil diye!

Kendi sesini kaybetmeden ilerlemek,

kendi yolunda, kendin olarak eğilmekti.

Şimdi nerede bir su sesi duysam,

içimde yeşil bir sabah uyanır.

Ne ki, dünya ne kadar duvar örerse örsün;

Bir nehir mutlaka kendine yol bulur.

Çünkü bazı yollar haritada çizilmez,

Bazı yürekler kıyıya sığmaz.

Sonuçta odur.

Kendi istediği gibi akan nehir hiçbir yere geç kalmaz!