ERZİNCAN’DA AZİZ HATIRALAR
Bugün 23 Eylül 2025 İstanbul’dan Can Erzincan’a 5. gelişim. İlk gelişim 1983 yılında askerlik yaptım. İkinci gelişim canım torunum Kurt Efe’nin doğumu öncesi, üçüncü gelişim Kurt Efe’nin doğumu, dördüncü gelişim Kurt Efe’nin ad koyma günü ve bugün ise Kurt Efe’nin “hasretinden yandı gönlüm” özlemini giderme gelişidir.
Evet Erzincan benim için insanlarının; temiz oluşu, saygılı oluşu, tok nefisli oluşu, harama tenezzül etmez oluşu, İslami kurallara bağlı oluşu, Türk kültürünü en güzel şekilde yaşatır oluşu ve şehirdeki asayişin mükemmelliği açısında muhteşem bir şehirdir. Türkiye’nin neresine giderseniz gidin Erzincan hariç her şehirde evler işyerleri demir parmaklıklarla örülüdür. Ama Erzincan’da demir parmaklıkları asla göremezsiniz. Bu durumla ne kadar övünsek azdır. Ve de bütün şehirlerin örnek almadı gereken bir sosyal olgudur. Sayın Valim Hamza Aydoğdu, sayın Belediye Başkanım Bekir Aksun Erzincan’da bu huzur ve güzelliği sağladığınız için sizlere çok teşekkür ederim.
Peki Erzincan ismi nerden geliyor derseniz. Bu konuda çeşitli rivayetler vardır ben bana göre en güzel olanını söyleyelim Raviler derler ki:
“Selçukîler zamanında Erzincan’ın adı Belkıs imiş. Tavaifi mülûktan Melik Salih buranın hükümdarı imiş. Şiilik buraları istilâ ediyor diye Belh’de Harzem şahının şeyhülislamı bulunan Mevlâna’nın babasını davet etmiş. Halk Van Gölü sahilindeki Ahlat’a kadar istikbale gitmişler. İstikbalde Erzurum halkı dahi bulunmuş.
Mevlâna’nın babası, Belkıs şehrini görünce şöyle demiş: “Erzen cani men amed” Türkçesi “Burası benim canıma lâyık geldi!” Halk da uğur sayarak Belkıs şehrine Erzincan demişler. Melik Salih’de Mevlâna’nın babasını Erzincan’da reisü’l-ulema atamış. Burada ilk Mevlevi tekkesini de bu zat yapmış. Mevlâna babasıyla Erzincan’a geldiği zaman bir yaşında imiş. Altı yaşına girdiği zaman Selçuklu Devleti sultanı onu Konya’ya yanına aldırmış. Üstelik sonraları da Konya Mevlevîlerinin merkezi ve Selçuklular’ da Mevlevî olmuşlar.” (Karabekir K: Erzincan ve Erzurum’un Kurtuluşu, 2. Baskı, Ankara, 2001)
Erzincan; efsaneler, masallar ve hikayeler örnek ve ibret alınacak hatıralarla doludur. Bunlardan birisi de kadın hükümdar olan Mama Hatun’un aşk hikâyesidir:
“Melike Mama Hatun, II. Saltuk'un kızı ve Nasiruddin Muhammed'in kız kardeşiydi. Kardeşinin yerine tahta geçti. Tahtta kalması zorlaşınca 1200 yılında Eyyubi hükümdarına mektup yazarak, yeğenlerine karşı konumunu güçlendirmek için Memlük soylularından bir eş istedi. Ama bu isteği hoş karşılanmadı ve beyler tarafından tahttan indirildi. Yerine oğlu Melikşah hükümdar oldu. Mama Hatun, sağlığında dünyada bir iz bırakmak için kendi adına bir türbe yaptırmaya karar verir. Görevlendirdiği mimar sanatının bütün olanaklarını kullanarak Tercan’da türbenin temelini atar.
Temel atılmış, duvarlar sıra sıra yükselmeye başlamıştır. Ne var ki Mama Hatun işin her evresini büyük bir ilgi ile izliyordu. Bu amaçla da hemen her gün iş alanına gelerek yapılanları denetliyordu. Hatunun her geliş gidişi ona derin bir ilgi duyan mimarbaşının ruhunda kaynaşan kabarcıkları biraz daha artırıyordu. Bu coşku kabarcıkları bir yandan işin daha hızlı yürümesini sağlıyor öte taraftan hatuna yönelik tertemiz sevgiyi iyiden iyiye yoğunlaştırıyordu. Hatun mimarın durum ve davranışlarındaki değişikliği sezinlemekte gecikmedi. Ama bilmezlikten, görmezlikten geliyordu.
Gün oldu bu tutku mimarın uykularını kaçırdı. Duygularını açığa vurmaktan başka çıkar yol olmadığını düşündü. Yüz yüze geldikleri, baş başa kaldıkları bir gün niyetini açıkladı. Türbenin bitiminden sonra yaşamlarını birleştirmeyi, yepyeni bir yuva kurmayı önerdi. Hatun ilk cevabında, bu işin kolay olmadığını, kendisin bir bey kızı olduğunu söyledi. Daha sonraki konuşmalarında kurmayı düşündükleri yuvada mutluluğa kavuşmanın olanaksızlığını bildirdi.

2/4
‘’El ne söyler.’’ Kaygısı içinde hep olumsuz karşılıklar veriyordu. Şu var ki hiçbir konuşmasında karşısındakini büsbütün karanlıklara boğmuyor, sözü kestirip atmıyordu. Bu nedenle de mimar için umut kapıları kesinkes kapanmamış oluyordu. Ölmeyen umutlar, kapanmayan kapılar kişi oğlunun gönlünde bitip tükenmek bilmeyen bir güç kaynağıdır.
Mimar yapı işini büyük bir titizlik içinde yürüttü. Günü geldi türbenin kubbesini de kapatacaktı. Son taşı yerine yerleştirmeden hatunun son sözünü işitmek istiyordu. Olumlu karşılık alacağına hâlâ inanıyordu. Bir gün Mama Hatun mimarbaşına kırk yumurta gönderdi. Bunlardan her birini günün üç öğününde yesin diye haber saldı. Öğünler günleri izlemiş, günler ilerlemişti. Mimar hatunun bu buyruğunu da yerine getirdi. Yumurtaları birer birer yedi. Sonra huzura kabul edildi. Ne yazık ki Mama Hatun’un son konuşması susturucu olmuştu: “Mimarbaşı sen büyük bir sanat adamısın. Ünün her ülkeye yayılmıştır. Sen istersen zengin çocukları, ağa kızları sana kollarını açmaya hazırlar. Sen neden kısmetini bu yolda aramazsın da ille bana gönül bağlarsın. Ben bir hükümdar kızıyım ama insan olarak diğer kadınlardan ayrı bir yaratılışta değilim. Sana kırk yumurta göndermiştim. Bunları yedin. Tatları bakımından aralarında bir fark var mıydı?
İşte kadınlar da bu yumurtalar gibidir. Sen bu olmayacak sevdadan vazgeç. Sen işini bitirip teslim ettikten sonra kendine uygun başka bir gönül ortağı aramaya bak.”
Mimar bu kesin ve olumsuz cevap karşısında iliklerine kadar sarsıldı. Ta derinden ürperdi. Batan varlığı ile sendeledi. Yere yıkılmamak için yanındaki duvara güçlükle tutunabildi. Elindeki külüngü var gücü ile havaya fırlattı, başını altına tuttu. Hızla düşen ağır külüngün altında soğuk bir ürperişle can verdi. Bu kendine kıyış yüzyılların ötesinden bir ses gibi Mama Hatun’un türbesinden buram buram tüten bir acının silinmez izini taşır. İşte Mama Hatun’a aşık olan o mimar yani yapı ustasının, türbenin üstündeki kitabeye göre; Ahlatlı “Ebu'l Muna bin Mufaddal el-Evhal ... el-Hılati'…..dir.”
Şanlı tarihimizin aziz hatıralarını yaşatan Can Erzincan, senin aziz havanı teneffüs etmek ekmeğini yiyip suyunu içmek, en aziz nimettir. Türk’ün aziz şehri senin hatıralarını yaşatıp, gelecek nesillere aktarmak benim için bir görevdir.
Not: Erzincan’a geldiğimizde adres bulmamız için; hiç üşenmeden, bıkmadan, yüzlerce metre yürüyerek; sanki kırk yıllık dost içtenliği ile bizi kalacağımız ikametimize kadar götüren; saygıdeğer Servet Sarıtaş kardeşim; sen ne muhteşem gönüllü insansın! Allah senden razı olsun. Saygılar.