Hasan Amca, yetmiş yaşında, orta boylu, esmer tene sahip gönlü zengin, nefsi tok bir insandı. Hüsniye Teyze ile bir yuva kurmuş fakat çok istemelerine rağmen çocukları olmamıştı. Geçimini yıllarca pazarda sebze, meyve satarak kazanırdı. Sabahın ilk ışıklarıyla tezgâhını kurar, akşama kadar alın teri dökerdi. Eskisi gibi çalışamıyordu artık. Eklemlerinde oluşan hastalık giderek ilerlemiş, son birkaç aydır da pazara gidemez olmuştu. Evdeki bereket de onunla birlikte azalmıştı. Birikimleri de yoktu. Zaten çok bir geliri de yoktu. Eğer arttırmışlarsa üç beş kuruş onu da kimsesizlere gizlice verirlerdi.

Haftalardır mutfaklarına ne et girmişti ne de tavuk.

Hayat yoldaşı Hüsniye Teyze de altmış yaşında kısa boylu, zayıf, beyaz tenliydi. Beş vakit namazını bırakmaz dili zikirden şaşmazdı. Aza kanaat eder kimsenin rızkında gözü olmazdı. Yıllarca tek dileği hep bir evlat sahibi olabilmekti. Fakat olmayışına bunda da bir hayır vardır diyerek hâline şükür etmeyi öğrenmişti.

Tek katlı kiremit renge boyalı bu küçük ev, kış mevsiminin bu yıl yağışlı ve serin oluşundan dolayı hiç ısınmamıştı. Soğuk ve nemli hava Hasan Amca'nın rahatsızlığını daha da arttırmıştı. Hüsniye Teyze evde ne varsa olanla idare edip bir şeyler pişirmeye çalışıyordu. Bir tencere çorbayı iki güne bölüyor, ekmeği ince ince dilimleyerek çoğaltıyordu. Kahvaltıda zeytin tanesi sayısını, peynirin porsiyonunu azaltıyordu. Ama ne yaparsa yapsın; elektrik, su, temizlik malzemeleri derken ihtiyaçlar bir türlü bitmiyordu. Allah'tan; oturdukları evi zamanında iyi ki almışlardı. En azından şimdi kira dertleri yoktu.

Eskiden gündelik temizliğe gittiği evler de artık onu çağırmıyordu. Kapıyı açanlar nazikçe, eline bir zarf tutuşturur olmuştu.

“Bu hafta da temizliğe gerek yok Hüsniye Teyze!” derlerdi. Ama durumunu bildikleri için de yardım etmeye çaba gösterirlerdi. Haksız da değiller yani altmış yaşında bir kadının gücü yeter mi gün boyu ev temizliğine. Her çaldığı kapıdan artık yardım zarfı almayı da kabul etmek istemiyordu. Bu yüzden artık temizliğe gittiği evlere de uğramıyordu Hüsniye Teyze.

Fakat geçim sıkıntısı artık onlar için gerçekten zor olmaya başlamıştı. Komşuların her akşam verdiği birer tabak yemeğe muhtaç duruma düşmüşlerdi. Ramazan ayının gelişi, onlar için varlık ayı olmuştu adeta, yapılan yardımlar sayesinde.

Gerçi Hasan Amca ile Hüsniye Teyze yapılan yardımların da hepsini kolay kolay kabul etmiyorlardı. Çünkü gizli yapılmayan aşikar yapılan yardımlar; mahallede kısa sürede duyuluyor, konuşuluyor, dilden dile dolaşıyordu. Bu da onları derinden incitiyordu.

Kabul ettikleri yardımlar da kimsenin bilmediği gizlice yapılan yardımlardı zaten. Bu yardımlar sayesinde ayakta durmaya gayret ediyorlardı. Kim olduklarını bilmedikleri bu insanlara sürekli dua ediyorlardı. Birkaç gün önce de akşam üzeri pazarda birlikte çalıştığı arkadaşları ziyaretine gelmiş gönül kırmadan da gönüllerinden kopanlarını geçmiş olsun adı altında getirmişlerdi yanlarında. Ama gözlerine soka soka değil usulca bir köşeye kibarca bırakarak. O gece huzurla uyuyup uyanmışlardı.

Yeni güne şükür ederek uyanan Hasan Amca ve Hüsniye Teyze dış kapının "güm güm" alacaklı gibi vurulma sesiyle irkilmişti. Kapıyı telaşla açtıklarında karşılarında Rüstem Ağa duruyordu. Neden geldiği de ayak ucundaki iki büyük koliden belliydi. Oldukça hâli vakti yerinde bir adamdı. Ama övünüp böbürlenmeyi seven, koca göbekli, kel kafalı, tıknaz bir adamdı. Pörtlek pörtlek gözleri ve gevrek gevrek gülen ince dudakları vardı.

Rüstem Ağa, gözüyle ayak ucundaki paketi gösterirken yüzünü gurur sarmış, ağzındaki iki altın dişi parlamıştı. Sanki bir iyilik değil de büyük bir lütuf yapmaya gelmişti. Ayağıyla kolileri Hasan Amca'ya doğru itmişti. Hâl hatır sorma gereği bile duymadan...

Hasan Amca ne yapacağını bilememenin şaşkınlığını daha yaşarken Rüstem Ağa cebinden telefonunu çıkarmış:

“Durun hele, bir de fotoğraf çekelim ya hu... Görsünler benim de nasıl mübarek bir adam olduğumu.. Fakir fukaraya nasıl babalık ettiğimi..."

Hasan Amca ve Hüsniye Teyze'nin fikrini almadan yanlarına geçip yardım kolileri ile birlikte kibirli bir şekilde birkaç poz fotoğraf çekilmişti.

O, mağrur bakışları ve koca göbeğini gererek pozlar vermiş; Hasan Amca ve Hüsniye Teyze de, gözleri yerde, utangaç pozlar vermişti maalesef!

Rüstem Ağa vedalaşma tenezzülünde bile bulunmadan göbeğini sıvazlaya sıvazlaya ordan uzaklaşmıştı. Ama ev sahibi bu güzel insanlar neye uğradıklarını şaşırmıştı. Kolileri ne yapacaklarının şaşkınlığında ağlamaklı olmuşlardı. Sessizce kapılarını kapatıp içeri girmişlerdi. Gururları incinmişti. Koliler avluda öylece kalakalmıştı. Açıp içinde ne var diyerek merak bile etmemişlerdi.

Gün boyu ağızlarını bıçak açmamıştı. Hasan Amca pencere kenarına oturup dalgın dalgın hep dışarıyı seyretmişti. Hüsniye Teyze mutfakta sessizce gözyaşı dökmüştü. Hiç bu kadar rencide edilmemişlerdi.

Ertesi gün hava almak için dışarı çıkmışlardı. Güneşli havada biraz parkta oturmak etrafı seyretmek istemişlerdi. Varsa tanıdık bir iki çocuğun da başını okşamak, sevmek istemişlerdi. Evlat sahibi olmak yüreklerinde bitmeyen bir hasretti.

Fakat onları kötü bir sürpriz bekliyordu. Rüstem Ağa, çektiği fotoğrafları sosyal medyada, orda burda paylaşmıştı. Mahallede çoğu kişinin telefonunda da bu kareleri paylaşmıştı.

Kahvede, pazarda herkes Rüstem Ağa’nın yaptığı cömert yardımdan söz ediyordu. Takdir eden cahiller çoğunlukta idi. O da göğsünü gere gere dolaşıyordu. Bu davranışı takdir etmeyenler de tartışma olmasın diye çaresiz kendi aralarında sessizce eleştirip başlarını sağa sola çevirerek sallıyordu. Kahvede Rüstem Ağa'nın bu davranışını hoş karşılamayanlar arasında sadece bir çift siyah göz umutla parlıyordu. Oturduğu tahta sandalyesini tenha bir köşeye çekip gazatesini kaldığı yerden okumaya devam etmişti.

Hasan Amca'nın o gün kalbinde büyüyen kırgınlık daha da büyüdü. Eşi ve kendisi yetimhanede büyümüştü. O yıllarda zaten yeterince kırgınlıklar ve üzüntüler yaşamışlardı. Kimsesizliğin ve yokluğun girdabında boğulduğunu bir kez daha hissetmişti. Neden bu şekilde onurları kırılmıştı. Keşke kapıyı açmasaydık diyerek iç geçirdi. Bir an önce o kolileri Rüstem Ağa'ya iade etmeliydi. Ama nasıl? Yoksa bu aşikâr iyilik altında iyice ezileceklerdi.

Akşam yemeği saati gelmişti. Fakat ruh hâlleri bozuk olunca her ikisinin de yemek yemeği canları istememişti. Hasan Amca ve Hüsniye Teyze akşam namazını kılmış tesbih çekerken kapıları hafifçe tıkırdamıştı. Hüsniye Teyze

kapıyı açtığında kimseyi görememişti. Ama kapının önünde büyük k bir yardım kolisi vardı. Ne maksatla bırakıldığı da belliydi. Koliyi sağına soluna baktıktan sonra sessizce içeri almıştı.

Koliyi açtığında içinden un, pirinç, şeker, yağ, tavuk, et gibi belli ihtiyaçlar vardı. Fakat kolide her zamanki yardım kolilerinde rastlamadıkları birşey daha vardı. Özenle ikiye katlanmış beyaz bir zarf.

Hüsniye Teyze merakla Hasan Amca'ya uzatmıştı zarfı. Zarfın içerisinde bir miktar para ile birlikte küçük bir kağıtta not yazılmıştı:

“Gerçek iyilik, kimse görmediğinde kırmadan yapılabilendir. Biz sefalet içerisinde yaşarken, bizlere yaptığınız gizli yardımlarla geçinirken bu doğruyu sizin davranışlarınızla öğrendik. (Allah var, gam yok) derdiniz bize. Düşmez kalkmaz bir Allah. Dost elimizi lütfen kabul buyurunuz. Evde sebze ve meyve satışı yapmanız komşulara da kolaylık olacaktır inşallah!"

Hasan Amca kâğıdı okurken gözleri dolmuştu.

Hüsniye Teyze koliyi içeri alırken bu kez mahcup olmamıştı. Veren el yardımı sessizce uzaktan seyretmişti. Emaneti kapıdan aldıklarını görünce de hızlıca oradan uzaklaşmıştı.

O gece yapılan yardım, Rüstem Ağa'nın yardımı gibi onları asla incitmemişti.

Hasan Amca sessiz yapılan iyilik sayesinde artık Hüsniye Teyze ile birlikte evinin bahçesinde sebze, meyve satmaya başlayacaktı. Şu son demlerinde kimseye muhtaç olmadan yaşayacaklardı. Elbette ki bunda mahalle sakinlerinin de etkisi büyük olacaktı. Artık meyve, sebzeler Hasan Amca'dan alınacaktı.

Sessizce yapılan yardım o gece her kapıya bırakılan bir gül ve küçük bir notla değer kazanmıştı.

Notta:

"Hasan Amca'ya destek olup ondan alacağınız her meyve ve sebze mutlaka sizlere iyilik olarak dönecektir. Rabb'im hayra uzanan ellerinize haram bulaştırmasın inşallah!"

Yeniden yaşama dost eller sayesinde sevinçle tutundu bu güzel insanlar. Kalan ömürlerinde, bahçelerinde sadece meyve sebze satışı olmadı; insanlığa örnek olabilecek dayanışma da oldu. Dar günde ellerinden tutan dost elin kim olduğunu bilmeselerde her edilen duada yer verdiler ona!. Çünkü kul bilmezse de Allah biliyordu uzanan elin sahibini...

Sizce de en makbul iyilik hangisi olmalı?

Rüstem Ağa'nın yaptığı aşikâr yardım mı, yoksa ismini bilmediğimiz gizli yardım mı?