"İtala", Türkçe kökeni itibarıyla itmek, itelemek, reddetmek anlamlarına gelir.

Milattan sonra ikinci yüzyılda Türkler, hem kuzeyden hem de Anadolu üzerinden ilerleyerek Avrupa kıtasına bir daha gelmişlerdi. O sıralarda Roma İmparatorluğu en güçlü dönemini yaşıyordu. Ancak çağın teknolojisinde Romalılardan çok daha ileri düzeyde olan Türkler de artık bölgedeydi.

Çok geçmeden yoğun ve amansız bir mücadele başladı. Roma İmparatorluğu, bu yeni güç karşısında tutunamadı. Savaş meydanlarında Romalıların tunç kılıçları, Türklerin demir kılıçları karşısında dayanmıyor, boyun eğiyordu.

Böyle devam edemezdi. Derhal Romalılar; Türklerin askerî taktiklerini, ilimlerini ve demir dövme maharetlerini öğrenmek amacıyla bir strateji geliştirdiler. Türklerle anlaşma yapacak, onları kendi sistemlerinin içine kabul edip çeşitli statüler vereceklerdi.

Hatta "barış ve halkların kaynaşması" adı altında yürütülen bu plan dâhilinde, prensler karşılıklı olarak takas edilecekti. Böylece hükümdarların çocukları farklı kültürlerde büyüyecek, yetişkinliklerinde o medeniyeti tanımış, anlamış olarak geri döneceklerdi. Roma’nın başına geçecek olan prens Türk uygarlığını yakından tanıyacak; Türklerin başına geçecek olan prens ise Roma İmparatorluğu’nun yaşam kültürünü ve bakış açısını kavramış olacaktı.

İşte ileride "Avrupa Hun İmparatoru" olarak tarih sahnesine damga vuracak olan Attila da henüz küçük bir çocukken bu strateji çerçevesinde Roma’ya gönderilmiş ve orada yetişmişti.

Bir süre sonra Roma İmparatorluğu içinde statü kazanan Türklerin dili ve yaşam tarzı büyük sempati toplamaya başladı. Türkçe konuşmak adeta bir ayrıcalık hâline geldi. Nitekim Türkçe, Roma coğrafyasında hızla yaygınlaşmaya başladı.

Romalılar, Doğu Roma Elçisi ve Tarihçi Priskos’un anlatıları sayesinde Türk kültürünü çok daha yakından tanıdılar. Priskos, gözlemlerini aktarırken şunları kaydediyordu:

"Kıpçaklar, yemeğe oturmadan önce Tanrı’ya dua ediyor, ardından yemeklerini yiyorlar. Türk obaları geceleri ise bambaşka bir güzelliğe bürünüyor; sahneye çıkan müzisyenlerin elindeki sazlar adeta dile geliyor..."

Priskos; onları dinlerken adeta donduğunu, büyülendiğini, hayatında ilk kez bu kadar etkileyici bir müzikle karşılaştığını hayranlıkla dile getiriyordu. Yunanların o güne değin tanık olmadıkları bu telli ve yaylı çalgılar son derece ilgi çekiciydi. Nitekim günümüzdeki viyolonsel, keman, arp, balalayka ve talyanka gibi pek çok enstrümanın kökleri de bu kadim çalgılara dayanmaktadır.

Priskos anlatısına şöyle devam ediyordu:

"Müziğin ardından, hayatımda ilk kez gördüğüm komiklikler yapan biri ortaya çıktı. Namının 'soytarı' olduğunu sonradan öğrendiğim bu kişiye herkes kahkahalarla gülüyordu; hatta Attila da bu kişinin anlattıklarına adeta katıla katıla gülmekteydi. Ardından akrobatlar, cambazlar ve sözlü doğaçlama sanatında ustalaşmış şairler birer birer hünerlerini sergilediler..."

Priskos, burada yakından tanıma fırsatı bulduğu Attila’nın son derece mütevazı bir yaşam sürdüğünü de notlarına eklemeyi ihmal etmemişti. Büyük hükümdarın giyimi, kuşamı ve sofrasındaki yemekleri halkından veya askerlerinden kesinlikle farklı değildi. Onu diğerlerinden ayıran temel nitelikler ise cesareti, keskin zekâsı, derin fikirleri, ilme verdiği değer ve muhatabını derinden etkileyen hitabet yeteneğiydi.

Priskos; Türklerin avcılık geleneklerinden düzenledikleri güreş turnuvalarına kadar sosyal hayatın pek çok detayını kaleme almıştı. Roma halkı, bir zamanlar kendilerine "barbar" olarak tanıtılmış bu üstün medeniyete ve onun adaletine artık derin bir hayranlık duyuyordu.

O günlerde Roma’da yaşamak son derece zordu; her şey yasağa ve ağır cezalara tabiydi. Kan ve vahşet görmek adeta tek eğlence anlayışı hâline gelmişti. Kadın-erkek cinselliği hayvansı bir yaklaşımla sokaklara kadar düşmüş, toplumsal ahlak vahşi bir yozlaşmaya sürüklenmişti.

Sınıfsal farklılıklar ise son derece keskindi. Küçük bir politik ve imtiyazlı azınlık şaşaalı bir lüks içinde yaşarken; halkın ezici çoğunluğu kilise vergilerinin altında eziliyor, sefil konutlarda yaşam mücadelesi veriyor, bir lokma ekmeğe ve örtünecek kıyafete muhtaç kalıyordu.

Tıpkı günümüzün manipüle edilmiş finansal fonlarında olduğu gibi, geniş kitlelerin alın teri ve birikimi küçük bir zümre tarafından sinsice gasp ediliyordu.

Derken günler günleri kovaladı... Attila’nın sekreteri, danışmanı ve mütercimi olan Orestes’in oğlu yıllar sonra Roma tahtına oturdu. Ancak parlak bir hükümdar olamadı. Hükümdarlığı da uzun sürmedi. Romulus Augustulus, 5 Eylül 476 tarihinde Türk Hun İmparatoru Edeko’nun oğlu Odovakar karşısında ağır bir yenilgiye uğradı.

Bu tarihi hezimetle birlikte, bir zamanların kudretli Batı Roma İmparatorluğu resmen tarih sahnesinden silindi.

Zaten Roma halkı da uzun zamandır gördüğü zulümler nedeniyle kendi imparatorlarının yanında değildi. Roma yıkılmadan öncede halkı imparatorluğu ret etmiş, ötekileştirmiş ve meydanlarda Türkçe "İtala!" diye bağırmışlardı. Yani zalim yönetimi gönüllerinden ve hayatlarından ittiklerini, onu kökten reddettiklerini avaz avaz haykırıyorlardı.

Bu Türkçe haykırış, aynı zamanda Türk adaletinin ve hükümdarlığının altında insanca bir yaşam kurma arzularının ilanıydı. "İtala!" nidası, Roma halkı için bir bağımsızlık ve özgürlük sembolüne dönüşmüştü. Nitekim aradan geçen asırların ardından bu topraklarda kurulan ülkeye "İtalya" adının verilmesi de kesinlikle “İtala”nın bizatihi kendisiydi.

İtalyanların Türklere ve Türk kültürüne hızla ısınıp kaynaşması elbette sadece Hun İmparatorluğu dönemindeki temaslarla sınırlı değildi. Kökler çok daha derindeydi... Nitekim yakın dönemde Roma’nın kurucuları olan Remus ve Romulus kardeşlerin bir dişi kurt tarafından emzirilip büyütüldüğünü tasvir eden tarihi mağara tapınağı (Lupercal) gün yüzüne çıkarıldı. Bu, kadim Türk destanlarının ve kurttan türeyiş sembolizminin ta kendisiydi. Tablo son derece açıktı: Roma’nın harcını karanlar ve kurucuları, kadim Türk kültürünün izlerini taşıyordu.

Nitekim Torino Üniversitesi’nden Prof. Alberto Piazza önderliğinde yürütülen geniş kapsamlı genetik çalışma, hem İtalyan hem de dünya basınında geniş yankı uyandırmıştı. Corriere della Sera ve La Stampa gibi önde gelen İtalyan gazeteleri, Antik Çağ tarihçisi Herodot’un haklı çıktığını ve İtalya’nın kadim halkı Etrüsklerin genetik olarak Antik Anadolu’dan geldiğinin kanıtlandığını duyurdu.

Böylece İtalyanların atalarının Yunan kökenli olmadığı, Ön Türk kültür çevresiyle derin bağları bulunan Etrüskler olduğu bilimsel bir boyut kazanmış oldu.

Mitolojik ve dini yapı da bu bağı doğrular niteliktedir. Roma’nın "Capitoline Üçlüsü" olarak bilinen baş tanrıları Jüpiter, Juno ve Minerva; Etrüsk panteonundaki Tin, Uni ve Menrva’nın doğrudan devamıydı. Hatta Etrüsklerin aşk ve bereket tanrıçasının adı özbeöz "Turan"dı. Bütün bu genetik, dilsel ve mitolojik bulgular; Roma’nın harcında kadim Türk ve Ön Türk kültürünün inkâr edilemez izleri olduğunu gözler önüne sermişti.

Bu durum elbette "Etrüskler doğrudan Türk’tür" demek değildir. Nitekim Türklerin kadınlı erkekli Orta Asya’daki o muhteşem mücadeleci ruhu, hayatta kalma kararlılığı; bozkırla, karla, kışla ve vahşi doğayla savaşarak elde ettiği güç ile Hint-Avrupalı olarak bilinen o çetin Sintashta topluluklarını dahi ehlileştiren dönüştürücü kudreti, henüz Etrüsklerde birebir görme imkânı olmamıştır. Ancak tarihsel süreçte ülkelerine "İtala", yani İtalya ismini vererek Türk kültürüyle olan derin temaslarını ve bağlarını dolaylı yoldan mühürledikleri de su götürmez bir gerçektir.

Şimdi gelelim günümüze...

Bugün piyasamızdan itmek, bünyemizden reddetmek, asla görmek istediğimiz yapılar bir bir tespit edildi. Manipülasyonlarla "içi çok dolu, kazançlı" diye yutturulan fonlara vatandaş yatırım yaptıktan bir süre sonra, halkın parasını alıp o fonlardan kaçanları izliyoruz. Bu tablonun, Roma’da politikacıların halkın cebini ve içini boşaltma operasyonuna benzediği aşikârdır. Oysa Roma’da halk, kendisini sömüren bu zümreyi defalarca reddetmiş, tarihin dışına itmişti. Yani özenip aynı şeyleri yapmanın herhangi bir şekilde özenilecek tarafı yok.

Ama tabii ki, asıl niyeti halkın gönlünde taht kurmak ve orada kalmak olanlar için özenilecek bir tarafı yok. Piyasada serbestçe dolaşması, üretime ve refaha dönüşmesi gereken paranın birkaç imtiyazlıda birikip tekel haline gelmesinin ardından halkın asıl itelediği, reddettiği şey; elbette açlıktı, gelecek kaygısıydı, güvensizlikti ve çocuklarının elinden çalınan umutlarıydı.

Halklar böyledir işte! Baskıya, sömürüye ve belirsizliğe bir yere kadar tahammül ederler; ancak adalet için yakaladıkları ilk fırsatta, kendi gönüllerindeki o özgür ve adil "İtala"ya dönmekten geri durmazlar.