Ekonomi o kadar hayatın içinden bir süreçtir ki, toplumu etkilemeye başladığında insanlar kendiliğinden haklarının peşine düşer; yaşama hakkını geri almak için mücadeleye girişir. Kendilerinin veya kuşaklar öncesinin kazandığı haklara sahip çıkar. Ve bu yüzyılda haklarını da genellikle demokratik yollarla geri almayı başarırlar.

Bazen de başaramazlar, algı yönetimleriyle topluma ağır bir uyuşma hali çöker. Mücadele azmi kırılır, yarım kalır. İşte böyle durumlarda ekonomi kanseri evre atlamıştır. Yeni evrede mesele artık sadece cebimizdeki para, alım gücümüz ya da insan onuruna yakışır bir yaşam hakkı değildir. Büyük mücadelelerle kazanılmış haklar birer birer kaybedilmeye başlar.

Ardından bir insanın taşıyabileceği en ağır yük belirir: Gelecek kaygısı. Tanıdığın varsa iş, aş bulursun; yoksa umutsuzluğa kapılır, yurt dışı hayalleri kurmaya başlarsın. Geçmişte işgale karşı kan dökülerek kazanılan ne varsa, parası olan o yabancıya satılmaya başlar. Dedelerin toprağa düşen bedenleri ve dökülen kanı, o toprakların satışı üzerinden adeta paraya tahvil edilir. Çaresizlik içinde tek bir düşünceye sığınırsın: "Bireysel olarak yapabileceğim tek şey, şansımı başka yerde denemek."

Atatürk’ün bir söyleşisinde “Milletimle birlikte tek bir fert kalıncaya kadar mücadeleye devam edeceğim. O da kalmazsa, bir kayanın üzerine çıkıp tek başıma vatanı savunacağım...” cevabını bilmezler elbette. Zira vatan kavramına Türk zihniyetinin derinliğiyle bakabilmek ayrı bir şuur gerektirir.

Bu uyuşma ve çözülme evresinde kazanılmış hak ihlalleri hızla yaygınlaşır. Kamusal alanlar, millete mal olmuş fabrikalar, köy meraları, hatta ormanlar bile birer birer elden çıkarılır. Düşünmek, fikir beyan etmek suç haline gelir. Birlik duygusu kaybolur; ya onlardansındır ya da düşman...

Dedik ya, kanser artık bir sonraki aşamaya geçmiştir: Adalet evresi...

Böyle bir noktada sadece ekonomi reçeteleriyle iyileşme beklemek, orada şifa aramak beyhudedir. Kanseri yenmek isteyen, hastalığın geldiği evreye uygun radikal tedavi yöntemlerini devreye sokmalıdır.

Her şeyden önce, her bireyin özgür bir fikri ve dünya görüşü olmalıdır; bu bir suç değil, insan olmanın gereğidir. Yaratılışın emri de budur zaten: İnsan, kendi eylemlerinin ve yargılarının arkasında durabilecek zihinsel bağımsızlığa sahip olmalıdır.

Bu zihinsel yeterlilikten yoksun kalmak, insanın kendi yaratılış gayesinden sapması demektir. Zaten ancak bu gayeden sapanlar özgür düşünceye düşman kesilebilir.

Tıpkı MÖ 5. yüzyılda, Sokrates’in yaşadığı dönemde olduğu gibi…

Sokrates, insan doğasına ve yaratılışına uygun idealler taşıyordu. Çağının ötesinde kavramlar geliştiriyor, bunları çevresine ve öğrencilerine cesaretle anlatıyordu. O dönemin Atina’sı ise kandırıldıklarına dair sayısız kanıt varken dahi sorgulama yetisini kaybetmiş, sahte bir mutluluğa sığınmış kitlelerle doluydu. Algı yönetimiyle uyuşturulan bu insanlar, hallerinden memnun olduklarını, efendilerinin kendilerine "iyi baktığını" sanıyorlardı.

Sokrates, tıpkı asırlar sonra Yunus Emre’nin Anadolu’da yapacağı gibi toplumu yeniden insan olma bilincine ulaştırmak için onlara en temel silahı, yani sorgulamayı öğretiyordu.

Ancak muktedirler için bu tehlikeli bir gidişattı. Kendilerinin ve ailelerinin sürdürdüğü şaşaalı, lüks düzenin sarsılmasına izin veremezlerdi. Bu aykırı sesleri derhal susturmalıydılar. Üstelik sadece susturmak yetmezdi; öyle bir korku iklimi yaratmalıydılar ki, bir daha kimse sorgulamaya dahi cüret edememeliydi.

Sokrates, yalnızca insanların onurlu bir yaşam sürmesini istediği ve gerçeği haykırdığı için ağır bir bedel ödedi. Yargılandı... Neyse ki tarihin, bir kitap hacminde savunma yapılmasına izin verilen görece "açık" bir dönemine denk gelmişti de bugün hâlâ o savunmadan dersler çıkarabiliyoruz. Daha karanlık bir döneme denk gelip, cezanın ağırlığına rağmen kısacık bir savunmada alınabilirdi.

İşte Batı zihniyeti! O antik Yunan’ı alıp tüm Avrupa’ya ideal bir medeniyet ambalajıyla sundular.

Aradan asırlar geçti; Akif’in deyimiyle o "tek dişi kalmış" ve sadece kendine bencil işleyen medeniyetlerinde özde pek bir şey değişmedi. Batı uygarlığının temelinde uzun süre bilim ya da ilim yer almamıştı. Aksine, kendi dini dogmalarını dayatma pervasızlığı hâkimdi. Varsa yoksa Hristiyanlıktı. Mesela o papazların başında bulunduğu Yunan çeteleri, üç yüz yıldır Mora yarımadasında yaşayan Türklere soykırımda bulundular. Ve daha say say bitmez kötülükler yaptılar. Bu taassup, bağnazlık yüzünden hem kendi aralarında mezhep savaşlarına tutuştular hem de diğer dinlerle asırlarca çatıştılar.

İşte o zifiri karanlık; Reform hareketleri, Fransız Aydınlanması ve sekülerleşme dalgasıyla kırılana kadar da sürdü. Ardından papazlar yavaşça sahneden çekildiler. Günümüzde o anlamda etkin değiller. Papazların halkı adeta haraca bağladığı, dogmaların dışına çıkmanın yasak olduğu o çağlarda ilim ve bilim Avrupa’ya hiç uğrayamadı. "Dünya dönüyor" deme cesaretini gösteren Galileo’nun Engizisyon’da yargılanması, o zihniyetin en somut vesikasıydı.

Bugün Batı, dini devlet yönetme aracı olmaktan çıkardı. Bu sayede düşünce özgürlüğünde, bilimde ve sanayide dev adımlar attılar. Halkı özgür; refah seviyesi ve alım gücü yüksek. İfade özgürlüğü ve sosyal adalet mekanizmaları tıkır tıkır işliyor.

Nitekim Hz. Ali’ye atfedilen, o zamanı belli olmayan kelamda ifade edildiği gibi; “Devletin dini adalettir. Adaleti olmayan devlet ise dinsizdir.” Adaleti mülkün temeline koydukları ölçüde toplumlarının mutluluk ve huzur oranı da arttı.

Buna karşın, dini sloganlarla yönetilen ama adaletten yoksun kalan Afganistan gibi ülkelerde akla ve düşünceye değer verilmediği için insanlığa katma değer sunan hiçbir üretim yeşeremiyor. Aksine; geleceğin hakkını çalan, her yere yayılmış madenlerle doğaya ve çevreye yenilenme şansı tanımadan, fütursuzca zarar veren ilkel bir sömürü düzeni ülkenin her köşesinde geleceklerini tüketiyor. Yani yakındır geleceksiz kalmaları…

Oysa yaratılışın insana en büyük armağanı olan düşünme yetisi, her çağda ve her coğrafyada en temel varoluş ihtiyacımızdır.

Sanayi Devrimi başladığında Almanya, felsefi ve düşünsel mirası Fransa veya İngiltere kadar derinlemesine özümseyebilmiş değildi. Ancak bu gecikmeyi hızla telafi etmek için muazzam bir zihinsel hamle başlattılar. Geriden gelmenin yarattığı baskıyla öyle bir odaklandılar, çalıştılar ki, kısa sürede rakiplerini geride bıraktılar. Kant, Hegel, Marx ve Nietzsche gibi insanlık tarihini değiştiren filozoflar bu iklimde yetişti. İşte o dönem yakalanan bu zihinsel ve sınai ivme, Almanya'yı bugün bile küresel sanayinin zirvesinde tutuyor.

Ayrıca Avrupa’da din ve maneviyatın siyaset aracı olmaktan çıkarılması, toplumun ahlak pusulasını da yeniden özüne, yani yaratılış ayarlarına döndürmüştü. İnsan hayatını hiçe sayan; madende, inşaatta tedbir almayı "maliyet" görüp işçiyi "ucuz can" sayan, hakkını vermeyen ilkel zihniyet terk edildi.

Ahlakın şahsi çıkarlar için sömürülmediği bir toplumda insanlar, güvenli madenlerde çalışma ve depremde yıkılmayacak sağlam konutlarda yaşama hakkına kavuştular. Kendilerine nefes veren doğayı fütursuzca tahrip etmediler; ekolojik dengeyi hiçe sayan orman katliamlarına izin vermediler. Savaş yılları hariç tutulursa, bu güçlü akıl ve adalet zemini sayesinde toplumsal refahı ve geliri adil bir dengeye oturtmayı başardılar.

Böylece milli gelir adil bir şekilde tabana yayılabildi. Emeğinin karşılığını alan, hakkının çiğnenmediğini gören bir toplum, doğal olarak ahlak ilkeleriyle kenetlendi; suça yönelim azaldı, aydınların hapishane maceraları sona erdi. Zira bilinç, toplumsal yaşamın ana sütunu haline gelmişti.

Aslında insanın, özünde tek bir düşmanı vardır: Bilinçsizlik.

Bilinçsizliğin egemen olduğu yerde denetim biter, hayat bir kaos sarmalına dönüşür. Gücü elinde tutanlar, saltanatlarını sürdürebilmek için hurafeleri ve ilkel dogmaları maneviyat ambalajıyla pazarlar. Kendi imtiyazları uğruna altı boş bir inanç sömürüsü inşa ederler. Muktedirler zirvelerde sefa sürerken, onlara sorgusuzca bağlanan kitleler kendi yarattıkları cehennemde yaşamaya mahkûm olur.

İşte insanoğlunun, bu dünya cehennemine sürüklenmemesi için Yaratan, manevi varlığımızı akıl ışığıyla aydınlatacak bilinç yetisini bizlere lütfetmiştir.

Ve tabi ki birilerinin avı, yemeği olup yenmemek için, yenilenebilmek, yeniden başlayabilmek, yeniden canlanmak, yeni bir çıkış bulmak ya da bulamamakta, bilinçsizliği bir kenara fırlatıp, fırlatamamakta sınavın olarak ilan edilmiştir.