Bir futbol turnuvasının ardından hafızalarda genellikle şampiyon, unutulmaz goller, yıldızlaşan futbolcular ve sürpriz sonuçlar kalır. Ancak bazen başarıyı yalnızca saha içindeki mücadelede değil, oyunun işleyişine kattığı değerlerden almak gerekir. İşte 2026 Dünya Kupası da onlardan biri olarak öne çıkıyor.

Turnuvada izlediğimiz yüksek tempo ve mücadele gücü, elbette takdiri hak ediyor. Takımların oyuna bağlı kalma anlayışı, disiplin ve fiziksel yeterlilikleri izleyiciye keyif veren bir tablo ortaya koyuyor. Fakat bence bu kupanın en önemli kazanımlarından biri, oyunun akışını koruma konusundaki kararlı yaklaşım oldu.

Geçmişte sıkça rastladığımız taç atışlarını geciktirme, kornerlerde vakit eritme ya da duran topları oyunu soğutmanın bir aracı haline getirme alışkanlıklarına bu kez izin verilmedi. Hakemler, futbolun temposunu düşüren bu davranışlara taviz vermeyip oyunun ritmini korumayı başardı. Böyle olunca da karşılaşmalar daha akıcı, daha tempolu ve çok daha seyir zevki yüksek bir kimliğe büründü.

Ancak bütün bunlardan daha önemlisi, hakemlerin genel performansıydı.

Bu satırları kaleme aldığım ana kadar, I Grubundaki Fransa - Senegal maçında Avustralyalı hakem Alireza Faghani'nin Mbappe'ye yapılan müdahalede penaltı kararı vermemesi ve VAR incelemesine rağmen bu hatasını sürdürmesi dışında, hakemlerin ciddi biçimde eleştirildiği bir maça rastlamadık. Hiç kimse, “Hakem maçın önüne geçti” ya da “Karşılaşmanın sonucunu düdüğüyle belirledi” demedi. Çünkü sahnede olan hakemler değil, futbolun kendisiydi.

Ne yazık ki ülkemizdeki manzara bunun tam tersi. Sezon boyunca çoğu zaman güzel futbol yerine hakem kararlarını tartışıyoruz. Haftanın en çok konuşulan konusu, atılan şık bir gol ya da teknik direktörün oyun planı değil; verilmeyen penaltılar, iptal edilen goller veya tartışmalı kartlar oluyor. Emekle oynanan doksan dakikalık bir mücadele, bazen tek bir düdüğün gölgesinde kalabiliyor.

Oysa hakemliğin özü tam tersini gerektirir. İyi bir hakem, kendisini değil oyunu hissettirendir. Adaleti sağlayan ama gösterinin merkezine yerleşmeyen kişidir. Dünya futbolunun zirvesindeki organizasyonda bunu görmek, aslında doğru hakemlik anlayışının nasıl olması gerektiğini de açık biçimde ortaya koyuyor.

Bu yüzden Dünya Kupası'ndan çıkarılacak ders yalnızca Milli Takımımızın performansıyla sınırlı kalmamalı. Hakemlik adına ortaya konulan bu standart da dikkatle incelenmeli ve Türk futboluna taşınmalıdır. Çünkü futbolun gerçek kazananı, adalet duygusunun sahaya yansıdığı maçlardır. O zaman ne tribünde ne de ekran başında herkes hakemi değil, herkes oyunu konuşur.

Türk futbolunun özlediği iklim de tam olarak budur. Hakemlerin değil, futbolun gündem olduğu günler geldiğinde, kazanan sadece takımlar değil, oyunun kendisi olacaktır.

Hoşçakalın.