Geçtiğimiz günlerde sağlık hizmeti sunan bir kurumun başhekimiyle bir görüşme gerçekleştirdik. Sohbet sırasında eğitim alanına ilişkin bir projeden söz edildi:

“Hastanemize de bir anaokulu açacağız.”

Ben de kendisine, biraz esprili ama aslında üzerinde düşünülmesi gereken bir cümleyle karşılık verdim:

“Hocam, biz de bir gün okullarımıza hastane açalım.”

Gülümseten bu cümlenin altında aslında ciddi bir mesele yatıyor.

Herkes kendi işini yapsa daha iyi olmaz mı?

Elbette bir hastanenin çalışanlarının çocukları için kreş veya okul öncesi imkânı oluşturması başka bir şeydir. Bir kurumun kendi personeline sosyal imkân sağlaması, elbette değerlidir ve desteklenmelidir.

Ancak mesele, bunun ötesine geçip bir kurumun asli faaliyet alanı dışında başka sektörlerin hizmet sunucusu haline gelmesiyle başlıyor.

Sağlık kurumunun temel işi sağlık hizmetidir.

Eğitim kurumunun temel işi eğitimdir.

Belediyenin temel görevi ise başta altyapı, ulaşım, temizlik, çevre düzenlemesi, su ve kanalizasyon gibi kamu hizmetlerini etkin biçimde yürütmektir.

Peki bugün ne görüyoruz?

Belediyelerden hastanelere, farklı kamu kurumlarından çeşitli kuruluşlara kadar pek çok yapı, kendi asli görev alanlarının dışında eğitim hizmetleri sunmaya başlayabiliyor.

Anaokulları açılıyor, kurslar düzenleniyor, sınava hazırlık faaliyetleri yürütülüyor.

Burada asıl tartışmamız gereken, “Bu kurumlar eğitim vermesin” demek değildir.

Asıl soru şudur:

Eğitim hizmeti verecek herkes, aynı kurallara ve aynı denetim mekanizmasına tabi mi?

Çünkü eğitim, sıradan bir hizmet alanı değildir.

Bir bina açıp içine birkaç sınıf koymakla eğitim kurumu olunmuyor.

Eğitim; müfredat demektir, öğretmen demektir, pedagojik yaklaşım demektir, denetim demektir, çocukların güvenliği demektir. Daha da önemlisi, çocukların hangi değerlerle ve hangi eğitim anlayışıyla yetiştirileceği meselesidir.

İşte tam da bu nedenle eğitim alanında yetki, sorumluluk ve denetim mekanizmalarının son derece açık olması gerekir.

Bir okul açıldığında, o okulun hangi mevzuata göre faaliyet gösterdiği bellidir. Öğretmeninden yöneticisine, müfredatından fiziki şartlarına kadar belirli standartlar vardır.

Peki farklı kurumların bünyesinde eğitim faaliyeti yürütüldüğünde aynı hassasiyet ve aynı denetim standardı her zaman sağlanabiliyor mu?

İşte burada durup düşünmek gerekiyor.

Çünkü geçmişte farklı alanlarda yaşanan bazı olumsuzluklar bize çok önemli bir gerçeği gösterdi:

Denetim mekanizması zayıfladığında, iyi niyetle başlayan işler dahi zaman içerisinde ciddi sorunlara dönüşebilir.

Bu nedenle mesele bir siyasi tartışma, bir kurumlar arası rekabet veya herhangi bir kuruluşu hedef alma meselesi değildir.

Mesele, çocuklarımızın geleceğidir.

Eğitimde standart neden bu kadar önemli?

Bugün özel eğitim kurumları ciddi maliyetlerin altında faaliyet gösteriyor.

Bina kiraları, personel giderleri, öğretmen maaşları, vergiler, enerji maliyetleri, eğitim materyalleri ve daha birçok kalem eğitim sektörünün omzunda.

Bunun karşılığında eğitim kurumu açan girişimciden mevzuata uygunluk, fiziki şartlar, öğretmen yeterlilikleri ve çok sayıda kriteri yerine getirmesi bekleniyor.

Bu olması gereken bir şeydir.

Fakat aynı sektörde faaliyet gösteren farklı kurumların farklı imkânlarla, farklı ekonomik modellerle ve farklı idari yapılarla eğitim hizmeti sunması, ister istemez haksız rekabet tartışmasını da beraberinde getiriyor.

Dolayısıyla burada sektör temsilcilerinin de sesine kulak vermek gerekiyor.

Kimse belediye düşmanı değil.

Kimse hastanelerin sosyal sorumluluk projelerine karşı değil.

Kimse kamu kurumlarının çocuklara yönelik hizmet üretmesine karşı değil.

Ancak bir noktada şu soruyu sormak gerekiyor:

Kamu adına görev yapan bir kurum, kendi asli görev alanının dışında bir hizmet sunacaksa bunun sınırı nerede başlayıp nerede bitiyor?

Eğer bir belediye eğitim hizmeti sunuyorsa, özel eğitim kurumuyla aynı rekabet koşullarına mı tabi?

Eğer bir sağlık kuruluşu eğitim faaliyeti yürütüyorsa, eğitim mevzuatının bütün gereklerini aynı şekilde yerine getiriyor mu?

Çocukların aldığı eğitimin içeriği kim tarafından denetleniyor?

Öğretmenlerin niteliği kim tarafından kontrol ediliyor?

Müfredatın uygulanıp uygulanmadığını kim takip ediyor?

Ve belki de en önemlisi:

Bütün bu kurumlarda eğitim faaliyetlerinin hangi standartlara göre yürütüldüğünü kim, ne sıklıkla ve ne ölçüde denetliyor?

Bu soruların cevabı net olmalıdır.

Çözüm yasaklamak değil, kuralları netleştirmektir

Buradan “Belediyeler anaokulu açmasın” veya “Hastaneler çalışanlarına çocuk bakım hizmeti sunmasın” gibi keskin bir sonuç çıkarmak doğru olmaz.

Mesele yasaklamak değil.

Mesele, standardı eşitlemek ve denetimi güçlendirmek.

Eğitim hizmeti sunuluyorsa, hangi kurumun bünyesinde olursa olsun, eğitim otoritesinin belirlediği kurallar geçerli olmalıdır.

Müfredat belliyse herkes ona uymalıdır.

Öğretmen standardı belliyse herkes o standardı karşılamalıdır.

Fiziki şartlar belliyse herkes aynı kriterlerden geçmelidir.

Çocuk güvenliğiyle ilgili kurallar belliyse hiçbir kuruma istisna tanınmamalıdır.

Ve bütün bunlar kâğıt üzerinde değil, sahada düzenli biçimde denetlenmelidir.

Burada başta Millî Eğitim Bakanlığı olmak üzere ilgili kurumlara önemli bir görev düşüyor.

Gerekirse Cumhurbaşkanlığı koordinasyonunda, kamu kurumlarının asli görev alanları ile yan faaliyetlerinin sınırlarını daha net ortaya koyan bir düzenleme yapılmalı.

Çünkü bugün atılan küçük bir adım, yarın çok daha büyük bir karmaşanın kapısını açabilir.

“Herkes kendi işini yapsın” demek neden önemli?

Aslında söylediğimiz şey çok basit:

Hastane sağlık hizmetini en iyi şekilde versin.

Okul eğitim hizmetini en iyi şekilde versin.

Belediye de şehrin altyapısını, ulaşımını, temizliğini ve yaşam kalitesini en iyi şekilde yükseltsin.

Elbette kurumlar birbirleriyle iş birliği yapabilir.

Bir hastane okul ile sağlık konusunda ortak proje yapabilir.

Bir belediye eğitim kurumlarına sosyal destek sağlayabilir.

Kamu ve özel sektör birlikte projeler üretebilir.

Bunların hepsi mümkündür.

Ama iş, bir kurumun başka bir sektörün doğrudan hizmet sağlayıcısı haline gelmesine dönüştüğünde, sınırları yeniden çizmek gerekir.

Çünkü sınırlar ortadan kalktığında yalnızca sektörler birbirine girmez.

Sorumluluklar da birbirine girer.

Bir sorun çıktığında “Kim denetleyecek?”, “Kim sorumlu?”, “Hangi mevzuat uygulanacak?” soruları ortaya çıkar.

İşte asıl tehlike burada başlar.

Şimdi konuşmanın tam zamanı

Bu yazının amacı bir kurumu, belediyeyi, hastaneyi veya başka bir yapıyı hedef göstermek değil.

Tam tersine, amacımız ortak bir soruna dikkat çekmek.

Eğitim sektöründe faaliyet gösterenler, yıllardır büyük emek ve maliyetlerle ayakta kalmaya çalışıyor.

Onların beklentisi ayrıcalık değil.

Adil rekabet, eşit standart ve güçlü denetim.

Velilerin beklentisi de bundan farklı değil.

Onlar çocuklarını hangi kuruma gönderdiklerinde karşılarında güvenilir, şeffaf ve denetlenebilir bir sistem görmek istiyor.

Devletin görevi ise hangi kurum eğitim veriyorsa versin, çocuğun aldığı eğitimin niteliğini ve güvenliğini garanti altına alacak sistemi kurmaktır.

O nedenle artık “Kim ne iş yapabilir?” sorusundan çok daha önemli bir soruya odaklanmalıyız:

“Kim ne iş yapıyorsa, hangi kurallara göre ve kim tarafından denetleniyor?”

Bunun cevabı net değilse sistemde sorun var demektir.

Hastane hastanecilik yapsın.

Okul eğitim versin.

Belediye belediyecilik yapsın.

Elbette iş birliği olsun, dayanışma olsun, sosyal sorumluluk olsun.

Ama herkes kendi uzmanlık alanında güçlensin.

Çünkü bazen en doğru çözüm, daha fazla iş yapmak değil;

kendi işini daha iyi yapmaktır.

Ve eğitim gibi geleceğimizi doğrudan ilgilendiren bir alanda, bu cümleyi artık daha yüksek sesle konuşmamız gerekiyor.