Bazı insanlar vardır; öldükten sonra bile bir evin duvarlarında, bir avlunun sessizliğinde, bir çınarın gölgesinde yaşamaya devam ederler. Benim dedem de öyleydi.
Bekirçavuşların Hüsnü...
Siyaha çalan yüzü, güneşin ve hayatın sertliğiyle çizilmiş derin kırışıkları, nasır tutmuş elleriyle yürüyen bir ömürdü o. Bir insanın alnına yazılabilecek bütün yokluğu, bütün açlığı ve bütün çileyi yaşamıştı. Öyle kitaptan okunan, kulaktan duyulan değil; iliklerine kadar hissedilen bir yoksulluktu onunki.
Çocukluğunda açlığın ne demek olduğunu bilirdi. Bir lokma ekmeğin kıymetini, bir çift ayakkabının değerini bilirdi. Ama ne yaşarsa yaşasın, karakterinden bir gram eksiltmemişti. Çünkü Hüsnü dedem, ekmeğini taşla bölüşecek kadar merhametli, haksızlığa kafa tutacak kadar da mert bir adamdı.
Harbİ bir dobralığı vardı.
Lafını eğip bükmezdi. İçinden ne geçiyorsa yüzüne söylerdi. Sonrası ne olur diye düşünmezdi. Bu yüzden kimi zaman sevilmedi, kimi zaman yanlış anlaşıldı. Ama kimse onun eğriye eğri, doğruya doğru dediğini inkâr edemedi.
Okuması yazması yoktu belki...
Ama hayatı okumayı iyi bilirdi.
Bir kalemin öğretemeyeceği şeyleri hayat ona öğretmişti. Helal lokmanın ne demek olduğunu, alın terinin nasıl aktığını, insanın namusuyla yaşamasının ne kadar kıymetli olduğunu bilirdi.
On bir baş horantaya helal ekmek götürürdü. Kimsenin hakkına göz dikmedi. Bir kuruş haramı boğazından geçirmedi.
Gençliğinin bir kısmını gurbet yollarında geçirdi. Memleketinden, sevdiklerinden kilometrelerce uzağa gitti. Yabancı ülkelerin soğuk sabahlarında, dilini bilmediği insanların arasında çalıştı.
Beton kokan şantiyelerde, pas kokan fabrikalarda alın terini toprağa değil, demire ve taşa döktü. Kimi geceler hasret yastık oldu başına. Kimi geceler çocuklarının sesini duymadan uyudu.
Ama her dönüşünde valizinden çok yorgunluk getirirdi.
O yorgunlukta özlem vardı... Fedakârlık vardı... Bir ömrün sessizce sırtlandığı yük vardı.
Sevmesini de pek belli etmezdi. Öyle sarılıp öpen adamlardan değildi. "Seni seviyorum" dediğini duyan pek olmamıştır. Ama uzaktan uzağa kollardı insanını. Bir derdin olsa senden önce hissederdi. Bir sıkıntın olsa belli etmeden çözmeye çalışırdı. Sert görünüşünün altında koca bir merhamet saklıydı.
Şimdi düşünüyorum da...
Bazı adamlar dünyaya iz bırakmak için gelmezler. Onlar insanların kalbine yerleşmek için gelirler.
Hüsnü dedem öyle bir adamdı.
Bugün Dağçiftliği köyün Bahçecik ayrımından geçerken, eski bir kapının önünde dururken ya da yaşlı bir çeşme olan Şekirler'in koynunda büyüttüğü söğüdün gölgesine otururken onu hatırlıyorum. Sanki birazdan köşe başından çıkacak, o sert sesiyle bir şeyler söyleyecek gibi geliyor. Hadi kalk çamur kar, az bir işimiz kaldı yiyecek gibi geliyor
Ama demiyor, diyemiyor.
Geriye sadece hatıraları kalıyor.
Ve insan, bazı yoklukları ölümden sonra öğreniyor.
Bir ona esmer tenli olmasından dolayı kara adam diyen birine verdiği şu cevap da çok manidar:
"BOYAYI MI?
BOYACIYI MI BEĞENMEDİN?
Mekânın cennet olsun Hüsnü dedem...
Sen bu dünyadan bir insan olarak değil, bir karakter olarak geçtin.
Ve bize bıraktığın en büyük miras; mal değil, mülk değil...
Dürüstlüğün oldu
Dik durmayı bilen bir adamın hatırası oldu.