İKİNCİ BİNİN YENİLEYİCİSİ

İKİNCİ BİNİN YENİLEYİCİSİ

Peygamberimiz Muhammed “aleyhisselam” miladi 571 yılında Mekke’de doğdu. 61 yaşında iken 632 yılında Medine’de vefat etti. 610 yılında kendisine nübüvvet gelerek peygamber olduğu bildirildi. Üç sene sonra yani 613 yılında da risalet geldi. Bu tarihten vefatına kadar 19 sene İslam dinini insanlara bizzat tebliğ etti. Vefatından sonra dört halifesi ve onlardan sonra da Peygamber Efendimizin kurduğu İslam devletinin devamı olan Emevîler, Abbâsîler, Selçuklular, Osmanlılar ve diğer İslam devletleri İslamiyet’in bayraktarlığını ve dünya Müslümanlarının hamiliğini yaptılar. Cenabı Hak onların bu hayırlı çalışmalarına, sonsuz hazinelerinden bol bol karşılıklar ihsan etsin.

2018’in son günlerini yaşıyoruz. Demek ki İslamiyet’in ortaya çıkmasının üzerinden 1405 yıldan fazla zaman geçmiştir. Hicri olarak ise dinimiz 1450’nci yılındadır. Takdir edersiniz ki bu çok uzun bir zaman süresidir. Dinimiz bu uzun zaman diliminin bazı noktalarında, zalim hükûmetler ve bozuk din adamları eliyle dünyanın çeşitli yerlerinde zayıflamaya yüz tutmuştur. Ancak gönderdiği son dini Kıyamet’e kadar yaşatacağını vadeden Cenabı Hak, Müslümanlara bir nimet olarak ihsan ettiği “müceddid” yani “yenileyici” denilen büyük din âlimlerinin çabalarıyla dinini her asırda tekrar tekrar canlandırmıştır.

YÜZ SENEDE BİR GELEN MÜCEDDİDLER

Her yüz senede bir gelerek dini kuvvetlendiren bu müceddidler, Ehl-i sünnet mezhebinin büyük âlimleridir. Bu müceddidler kendi görüşleri ve düşünceleri ile söylemezler. Âyet-i kerîmelere ve hadîs-i şerîflere kendi bilgilerine ve anlayışlarına göre manalar vermezler. Eski tefsir ve hadîs âlimlerinin verdikleri manaların yayılmasına ve kuvvetlenmesine çalışırlar. Müceddidlerin vazifeleri İslam âlimlerinin kitaplarını değiştirmek, bunlardaki din bilgilerini kıymetten düşürmek veya yeni bilgiler eklemek değildir. Onların vazifesi bu kitaplardaki din bilgilerinden unutulmuş olanlarını meydana çıkarmak, açıklamak ve herkese öğretmektir.

İşte bu büyük âlimlerden biri de İmam-ı Rabbânî Ahmed Farukî Serhendî’dir. 10 Muharrem 971’de (30 Ağustos 1564) yani bir Aşure Günü, Hindistan’ın Serhend şehrinde doğdu. Yirmi dokuzuncu babası Hazreti Ömer “radıyallahü anh” olduğu için “Farukî” denmektedir. İslam âlimleri arasında “Müceddid-i Elf-i Sânî” yani “İkinci Binin Yenileyicisi” lakabıyla şöhret bulmuştur. Dini yayma ve bidatlerle mücadele faaliyetlerini, hicri 1000 yılı civarından itibaren yani İslamiyet’in ikinci bin yıllık devresini derinden etkileyecek şekilde yürüttüğü için böyle denilmiştir. İmam-ı Rabbânî hazretlerinin ders arkadaşı ve Hindistan’daki en büyük Hanefî fıkıh ve kelâm âlimlerinden Abdülhakim-i Siyalkutî (öl. 1657) kendisine çok tazim ve hürmet eder, “Müceddid-i Elf-i Sânî” diye hitap ederdi.

MEKTUBAT-I İMAM-I RABBÂNÎ

Hindistan’ın her tarafındaki talebelerine ve devlet adamlarına yazdığı mektuplardan 536 tanesi, ilk ikisi sağlığında, üçüncüsü de vefatından sonra olmak üzere üç ayrı talebesi tarafından, üç cilt halinde toplanmıştır. Birinci ciltte 313, ikinci ciltte 99, üçüncü ciltte 124 mektup vardır. Birinci cilt 1025’te (1616) Yâr Muhammedü’l-Cedîd-i Bedahşî Talkanî, ikinci cilt İmam-ı Rabbânî hazretlerinin oğlu ve halifesi Muhammed Masum (öl. 1668) hazretlerinin emriyle 1028’de (1619) Şeyh Abdülhayy ve üçüncü cilt 1040’da (1630) Muhammed Hâşim-i Kişmî (öl. 1645) tarafından tamamlanmıştır. Bu mektupların sadece birkaçı Arapça olup geri kalanı Farsçadır. Farsça Mektubat dünyanın çeşitli yerlerinde ve çeşitli yıllarda defalarca basılmıştır. Arapça ve Urducaya da çevrilmiştir. Osmanlılar zamanında Müstakîmzâde Süleyman Sadeddin Efendi (öl. 1788) tarafından 1158’de (1745) Türkçeye çevrilmiş ve 1277’de (1860) İstanbul’da basılmıştır. Bu çok kıymetli eserin birinci cildinin günümüz Türkçesine tercümesi Hüseyin Hilmi Işık Efendi (1911-2001) tarafından yapılmış ve ilk olarak 1968’de bastırılmıştır. İkinci ciltteki 99 mektuptan 45, üçüncü ciltteki 124 mektuptan 38 tanesinin tercümeleri yine Hüseyin Hilmi Işık Efendi’nin Seadet-i Ebediyye kitabında mevcuttur.

ZULMETLİ BİR ZAMANDA GÜNEŞ GİBİ DOĞUYOR

İmam-ı Rabbânî hazretlerinin yaşadığı Hindistan’da o vakitler Babür İmparatorluğu hüküm sürmekteydi. Üçüncü Babürlü hükümdarı Celaleddin Muhammed Ekber Şah 1605 yılına kadar yaklaşık 50 yıl tahtta kalmıştı. Bu hükümdar bozuk itikatlı bir kimse idi. Bütün dinleri aynı derecede tutardı. Hatta çeşitli dinlere mensup âlimleri toplayarak, bu dinlerin karışımı olan, halkının tamamına hitap edecek ortak bir din kurmaya çalıştı. “Din-i İlahi” ismini verdiği bu dini 1582’de resmen ilan etti. Bu tarihten ölümüne kadar, bütün Hindistan’da ve özellikle sarayda İslam âlimlerine itibar azalmış ve Ekber Şah’ın dinine yönelenler baş tacı yapılmıştır. Zamanında Mecusî, Brahman ve Hristiyanlara hürriyet tanınır, Müslümanlara ise zulüm ve işkence edilirdi.

İmam-ı Rabbânî hazretleri zamanının devlet adamlarından Hân-ı Hânân Abdürrahim Han’a yazdığı bir mektupta Ekber Şah zamanındaki durumu şöyle anlatıyor: “Bundan önceki hükûmet zamanında Müslümanlar o kadar garip olmuştu ki kâfirler açıkça Müslümanlığı kötülüyor, Müslümanlarla alay ediyorlardı. Dinsizliklerini, ahlaksızlıklarını sıkılmadan açıklıyorlardı. Çarşıda, pazarda kâfirleri ve dinsizliği övüyorlardı. Müslümanların Allahü Teâlâ’nın emirlerinden birçoklarını yapması yasak edilmişti. İbadet edenler, İslamiyet’e uyanlar ayıplanıyor ve kötüleniyordu.” (Mektubat-ı İmam-ı Rabbânî, I, Mektup 65).

Yeni hükümdar Selim Cihangir Şah tahta geçince, Ekber Şah zamanında yıkılan, ihmal edilen İslam eserleri yenilendi. İmam-ı Rabbânî Hazretlerinin çalışmalarının bereketi ile İslam dini, özellikle Hindistan’da çok kuvvetlendi. Çok kâfirler, onun elinde Müslüman oldu. Binlerce günahkâr tövbe etti. Kendisini seven Hân-ı Hânân Abdürrahim Han, Nevvab Ferid Murtaza Han, Muhammed Azam Han ve daha birçok kudretli vali ve kumandanlara yazdığı tesirli mektupları ile onları İslamiyet’i kuvvetlendirmeye, Ehl-i Sünnet itikadını yaymaya teşvik etti. Bu devlet adamları da onun tavsiyelerine uyarak bu yolda çok gayret sarf edip dinin kuvvetlenmesine hizmet ettiler. Öyle oldu ki, bidat ve küfür karanlığı ortadan kalktı, iman ve sünnet nuru her yeri kapladı.

İmam-ı Rabbânî hazretleri başka bir mektubunda, Ehl-i Sünnet itikadını ve İslam dininin hükümlerini meydana çıkarmak, fitne ve fesat ateşini söndürmek suretiyle İslamiyet’e, hükûmete ve millete yardım edecek olanların, ancak doğru yolda olan âlimler olduğunu bildirmekte, böyle âlimler siyasetle uğraşmaz, dini, siyasete, mal, sandalye ve şöhret kazanmaya alet etmez, demektedir.

İmam-ı Rabbânî hazretleri aynı mektupta şöyle devam ediyor: “Ekber Şah zamanında Müslümanların başına gelen belalara hep böyle, din adamı şekline giren dinsizler sebep olmuştu. Milleti hep bunların yazıları, kitapları kışkırtmıştı. Müslüman ismi altında, yanlış yolda gidenlere, hep bu kötü din adamları önderlik etmiştir. Din âlimi tanınmayan bir kimse yoldan çıkarsa, bu sapıklığı başkalarına bulaşmaz veya nadiren bulaşır. Zamanımızın tarikatçıları da Müslümanları doğru yoldan çıkarıyor. Bunlar da sahte din adamlarının yazıları gibi, gençlerin dininin, imanının bozulmasına sebep oluyor. İşte bugün, her Müslüman, elinden gelen yardımı yapmayıp İslamiyet yine bozulur, hakaret altına düşerse, hükûmete yardımı esirgeyen her Müslüman ahirette sorumlu olacaktır. Bunun için, bu fakir gücüm, kuvvetim olmadığı hâlde, yardıma koşmaya özeniyorum. Güçlükleri yenerek İslamiyet’e ufacık da olsa hizmet edebilmek yolunu arıyorum. ‘İyilerin çoğalmasını isteyen de onlardan sayılır.’ buyurmuşlardır. Belki bu zavallıya da Müslümanlara serbestlik veren, onların hakkını koruyan, âdil hükûmet adamlarına nasip olan büyük sevapların damlaları bulaşır diye ümitleniyorum.” (Mektubat-ı İmam-ı Rabbânî, I, 45. Mektup).

İmam-ı Rabbânî hazretleri Hân-ı Hânân Abdürrahim Han’a yazdığı mektubu şöyle bitiriyor: “Hâce Ubeydüllah-i Ahrâr buyurdu ki ‘Eğer şeyhlik yapsaydım hiçbir şeyh mürit bulamazdı. Fakat, bana başka vazife verildi. O vazife de İslamiyet’i yaymak ve kuvvetlendirmektir.’ Bunun için sultanlara, devlet adamlarına gidip nasihat verirdi. Tesirli sözleri ile, hepsini doğru yola getirirdi. Onlar vasıtası ile İslamiyet’i yayardı. Bundan önceki hükûmet zamanında, İslamiyet’e karşı açıkça düşmanlık vardı. Şimdi böyle düşmanlık, öyle kin ve inat görülmüyor. Bazı kusurlar varsa da inat ile değil, bilinmediği içindir. Bugün Müslümanlar da kâfirler gibi serbest konuşabilmekte, onlardaki hürriyete kavuşmaktadır. Kâfirlerin kazanmaması, eski kin ve düşmanlığın başımıza gelmemesi, Müslümanların zulüm ve işkenceye düşmemesi için dua edelim ve uyanalım. Din düşmanlarına fırsat vermeyelim.” (Mektubat-ı İmam-ı Rabbânî, I, 65. Mektup).

DEVLET BAŞKANINA MEKTUP

Yine zamanın sultanı Selim Cihangir Şah’a yazdığı bir mektubunda şöyle demektedir: “Ümitlendiğim ve kabul olunacağını umduğum zamanlarda ve fakirlerin toplantılarında, kahraman askerinize yardım, fetih ve zafer ihsan etmesi için, Allahü Teâlâ’ya dua etmekteyim. Allahü Teâlâ, abes, faydasız hiçbir şey yaratmaz. Askerin, ordunun vazifesi, devleti kuvvetlendirmektir. Bu parlak dinin yayılması, devletin yardımı ile olur. İslamiyet kılıçların altındadır, buyuruldu. Bu kıymetli iş, dua askerine de ihsan edilmiştir. Duacılar, fakir, muhtaç ve hep sıkıntı içinde yaşayan kimselerdir. Bu duacınız, her ne kadar kendisini dua ordusu askerlerinin arasında görmeye lâyık değil ise de yalnız fakirlik ismi ve duanın kabul olmak ihtimali ile, kendisini kuvvetli devletinizin duacıları arasında saymakta ve hâli ile ve dili ile her zaman dua etmekte ve selametiniz için Fâtiha okumaktadır.” (Mektubat-ı İmam-ı Rabbânî, III, 47. Mektup).

İmam-ı Rabbânî hazretleri 29 Safer 1034 Salı günü (10 Aralık 1624) Serhend’de vefat etti. Evinin yanına defnedildi. Oğullarından Muhammed Sadık ve Muhammed Said de bu türbededir. Afganistan’da 1747-1842 yılları arasında hüküm süren Dürranî Hanedanı hükümdarlarından Zaman Şah (saltanatı: 1793-1801) İmam-ı Rabbânî hazretlerinin küçük türbesini tamir edip üzerine büyük, çok müzeyyen, mermerden bir türbe yaptırdı. Zaman Şah’ın (öl. 1844) kabri de aynı yerde on metre kadar ileridedir.

Vefatının 394. yıl dönümünü idrak ettiğimiz bu büyük İslam âliminin adını ilk defa 45 sene önce 15 yaşında bir lise talebesi iken duymuş ve Mektubat kitabını, kıymetli ağabeyim Lütfullah Uzun sayesinde edinip okumakla şereflenmiştim. Son devrin büyük İslam âlimlerinden Seyyid Abdülhakim-i Arvâsî hazretlerinin, “Kur’ân-ı Kerîm’den ve hadîs kitaplarından sonra, İslam kitaplarının en üstünü İmam-ı Rabbânî’nin Mektubat’ıdır.” ve “İslam âleminde İmam-ı Rabbânî’nin Mektubat’ı kadar kıymetli bir kitap daha yazılmamıştır.” buyurduğu bu emsalsiz kitabın diğer kitaplardan neden farklı olduğunu nasip olursa başka bir yazımda ele alacağım.

YORUM ALANI

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.