ABD/İsrail-İran savaşı, saldırı-ateşkes zikzaklarıyla dördüncü ayı doldururken kalıcı barış müzakereleri için mutabakata varıldığı duyuruldu. İki aylık müzakerelerin başında aksaklıklar yaşanırken aslında kontrollü çatışmada uzlaşı görülmektedir.
Savaşan tarafların barış konusunda samimi olmadıkları açıktır. Her ne kadar bu savaş İsrail/Siyonist lobinin baskısıyla çıksa da ana aktör ABD’dir. Kasım’da seçime gidilecek olan ABD’de halkın ekseriyeti savaşa karşı olup Yahudi/İsrail düşmanlığı yükselmektedir. Tüccar Trump bu savaşa karşı olsa da Epstein cenderesi karşısında Siyonist baskıya boyun eğmiştir. Önümüzdeki aylarda Trump hem ABD seçmenini kazanacak barış hikayesi peşinde koşmakta hem de yükselen Yahudi düşmanlığını lehine çevirmeye çalışmaktadır.
İki ay sürmesi planlanan kalıcı barış müzakereleri konusundaki mutabakata göre, anlaşma sağlanamazsa uzlaşmayla süre uzatılabilecektir. Yani seçime kadar barış yapıldı, son aşamaya gelindi, “kazandık” söylemlerini sıkça duyacağız. ABD’nin ekonomik sıkıntıları barışı gerekli kılsa da seçimlerden sonra Trump’ın rüzgara göre yelken açması, Vietman göndermesinden anlaşıldığı gibi kontrollü çatışmalarla Epstein baskısından emin olarak Beyaz Saray günlerini doldurması beklenebilir.
İsrail, Filistinlilere yönelik işkence ve soykırımı gündemden düşürmek, başta Lübnan toprakları olmak üzere işgal alanını genişletmek için bölgedeki çatışmaları sürdürmeyi, yeni krizler/kavgalar çıkarmayı istemektedir. Şii-Sünni vb. kutuplaşmalarla hedef ülkeleri çatıştırmak, sadece Siyonist lobinin değil bütün sömürgecilerin stratejilerindendir. Nitekim bu savaşı da İran ile Körfez ülkeleri arasına taşımada belirli bir başarı sağladı. İsrail’de yaklaşan seçimlerde Netanyahu’nun başarısı için ABD’nin aksine çatışmanın sürüdürülmesi, son derece önemlidir. Zira muhalefet iktidarı onursuz bir anlaşma yapmakla suçlamaktadır. Sorun haksız saldırılar değil, Siyonist hedeflerden geri adım anlamındaki barıştır.
İran halkının sıkıntılarına karşı acil barışa ihtiyaç vardır. Fakat sıkıntıların çözümü, diğer diktatörlüklerde olduğu gibi kitlelerin siyasete müdahalesine yol açabilir. Devrim muhafızları ve mollalar, ülke zenginliğini belirli ailelerde toplarken halka dağıtılan un, makarna, kömür gibi zaruri ürünlerle halk kitlesini kendisine mecbur kılmaktadır. ABD/İsrail’in şehirleri harabeye çeviren, çocukları katleden saldırılarına karşı rejimin savunması, aynı zamanda muhalif kesimleri de rejim yanında kenetlenmek zorunda bırakmıştır.
Savaşın, henüz gündeme gelmeyen önemli bir sonucu İran’da monarşinin kökleşmesidir. Zira bir kesim yaşı ilerlemiş Ali Hamaney yerine oğlunun geçmesini savunurken diğer taraf monarşik kurumlaşmaya karşıydı. Ali Hamaney’in ilk günde öldürülmesiyle savaş şartlarında oğlu Mücteba’nın süper lider olarak yerine geçmesine ciddi bir itiraz gelmedi. Çatışmaların uzaması, barışın kurulmaması Hamaney monarşisinin güçlenmesi anlamına gelmektedir. Esasen ABD de bunu kabul etmiş, rejim değişikliği taleplerinden vazgeçtiğini resmen ilan etmiştir. Zaten bu coğrafyada demokrasi istenmediği her fırsatta dile getirilir, tek adam rejimlerinin çıkarlarına uygun olduğu açıkça söylenir. Sömürge valisi gibi konuşan büyükelçi de demokrasinin Türkiye için gereksiz, “müşfik monarşi”nin daha uygun olduğunu söylemedi mi? Bu gerçekler, çatışmaların sürmesinin İran’daki tek lider rejiminin babadan oğula geçme sürecini beslediğini, muhtemel risklere karşın savaşın en güvenli garanti olduğunu göstermektedir.
28 Şubat’ta başlayan savaşın pek gündeme gelmeyen birinci önemli sonucu belirtildiği gibi molla rejiminin monarşik vasıf kazanması olup ikincisi ise Hürmüz Boğazı’nda İran’ın söz hakkının tescilidir. Ön müzakerelerde serbest geçiş vurgulanırken, pazarlıklarda boğazdaki İran kontrolüne meşruiyet kazandırılmıştır. Halbuki uluslararası su yolu niteliğindeki boğaz, ABD-İran arasında pazarlık konusu olmamalıdır. Savaş şartlarında İran’ın ABD ve İsrail ile destekçisi ülkelere karşı kısıtlaması meşrudur. Ancak bütün ülkeleri ilgilendiren, asırlarca uygulanan teamüller ve nihayet 1982 Sözleşmesi ile belirlenen teâmül vasfı da taşıyan kurallara göre, uluslararası su yolu Hürmüz’de İran tasarrufunun tartışılmaya açılması dahi dünya için kayıptır. Yıllardır hemen her gerkinlikte İran, Hürmüz’ü kapatma tehdidini gündeme getirmiş, fakat hukuken mümkün olmayan uygulamaya geçilmemiştir. Savaşın başından beri İran’ın Boğazı kapatmasıyla ABD ablukası, üçüncü tarafları da cezalandıran bir uygulama olarak uluslararası hukuka aykırıdır.
Türkiye gibi İran, ABD ve İsrail, her biri kendi özel gerekçelerinden dolayı 1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne taraf olmayan az sayıdaki ülkelerdendir. Bununla beraber bu sözleşmenin genel hükümleri zaten teâmül haline gelmiş olup sözleşmeden kaynaklanan haklardan taraf olmayanlar da istifade etmektedir. Mesela uluslararası su yolu olarak Malaga Boğazı’ndan geçerken taraf olmayanlar da ücret ödememekte, karasulardan zararsız geçiş hakkından istifade etmektedirler. İran’ın böyle bir su yolundan üçüncü ülkeler için de geçişi, ücretli hale getirmesi veya savaşa taraf olmayan Türkiye bayraklı gemilerin de Körfez’de aylardır alıkonulması, uluslararası hukuka aykırıdır. Bu durumda mütekabiliyet esasına göre Türkiye’nin de İran veya İran’dan mal taşıyan gemilere karşı Boğazlarda tedbir hakkı söz konusudur. Buna karşın ABD/İsrail saldırılarına müzahir olmayan her fırsatta karşı çıkan ülkeleri gemileri de aylardır Körfez’den çıkamamakta, bir kısmı ücret ödeyerek geçmektedir. Bu süreçte müzakerelerde İran kontrolünün ve ücertlendirme rejiminin tartışılabilmesi dahi üçüncü ülkeler açısından karşılıklılık hakkını gündeme getirmesi gerekirken sessizce karşılanmaktadır. Bu durum Siyonist stratejilere teslimiyet anlamına gelmektedir.
Umman ve İran arasındaki Hürmüz’ün en dar yeri 33 kilometre olup karasuları çıktığı zaman 9 kilometrelik egemenlik dışı alan kalmaktadır. Ağır tonajlı gemilerin geçebileceği alan İran karasularında kaldığı halde buradan zararsız geçiş hakkı blunmaktadır. 1982 Sözleşmesi’nin boğazlardan geçiş rejimine karşı olan İran’ın karasularından zararsız geçiş hakkını engelleme veya ücretlendirme hakkı yoktur. Bununla beraber Hürmüz’deki engeller, İsrail limanı Hayfa’nın enerji üssü olması yönündeki Siyonist stratejileri takviye etmektedir. Hürmüz sorununun muallakta kalması, İran’ın ABD ablukasıyla birlikte her türlü engellemesini normalleştirmekte ve teşvik etmektedir. Bu süreç, Hürmüz’ün İran’a hediyesi anlamına gelip İsrail/Siyonist lobiye yeni manevra alanları açmaktadır.
twitter.com/alaeddinyalcink