İslam'ın adalet anlayışı, din, dil, ırk, cinsiyet veya sosyal statü farkı gözetmeksizin her hak sahibine hakkını eksiksiz vermeyi ve her şeyi layık olduğu yere koymayı esas alan mutlak bir ilkedir.
İslam hukukunda adalet sadece hukuki bir zorunluluk değil, aynı zamanda mülkün (devletin ve nizamın) temeli ve ibadet sayılan ahlaki bir sorumluluktur.
İslam'ın adalet anlayışını şekillendiren temel özellikler ve ilkeler şunlardır:
1. Mutlak ve Evrensel Eşitlik:
İslam’da yasalar önünde herkes eşittir. Zengin ile fakir, makam sahibi ile sıradan bir vatandaş ya da Müslüman ile gayrimüslim aynı hukuki haklara sahiptir.
Örnek: Hazreti Muhammed, suç işleyen nüfuzlu kişilerin affedilmesini isteyenlere karşı çıkmış ve "Kızım Fatıma dahi olsa adaleti uygularım" diyerek bu ilkenin kesinliğini vurgulamıştır.
2. Duygulardan Bağımsız Tarafsızlık:
İslam adaleti, kişinin dostuna veya düşmanına karşı takınacağı tavırdan etkilenmez. Kur'an-ı Kerim'de yer alan Mâide Suresi 8. Ayet, bu tarafsızlığı açıkça emreder: "Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletsizliğe sevk etmesin."
3. Evrensel Hukuk İlkeleri:
Günümüz modern hukukunun da temelini oluşturan pek çok ilke İslam adalet anlayışında yer alır:
** Suç ve Cezanın Şahsiliği: Kimse başkasının işlediği bir suçtan dolayı cezalandırılamaz. (Fâtır Suresi, 18: "Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.")
** Masumiyet Karinesi: Bir kişinin suçu kanıtlanana kadar o kişi masum kabul edilir.
**Liyakat Esası: Görevlerin, makamların ve emanetlerin akrabalık veya kayırmacılıkla değil, o işi en iyi yapacak kişilere (severe/layık olana) verilmesi adalet gereğidir.
4. Adalet ve Eşitlik Ayrımı (Denge İlkesi):
İslam'da adalet her zaman "matematiksel bir eşitlik" anlamına gelmez; daha çok "denge ve hakkaniyet” olarak yorumlanır.
Herkese tamamen aynı şeyi vermek her zaman adil olmayabilir. Önemli olan, ihtiyaç sahibine ihtiyacı kadarını, hak edene hak ettiği karşılığı vererek toplumsal dengeyi korumaktır.
5. Gayrimüslimlerin Haklarının Korunması:
İslam toplumunda yaşayan ve "zımmi" olarak adlandırılan gayrimüslim vatandaşların can, mal ve inanç özgürlükleri devlet güvencesi altındadır.
Klasik İslam hukukunda (örneğin Hanefi mezhebinde), bir gayrimüslimi haksız yere öldüren bir Müslümana da kısas cezası uygulanır.
Evet…
Toplumda adaletin gerçekleştirilmesi insanların ortaya koyduğu İktisat sistemlerinin en başta gelen hedefidir.
Cenab-ı Allah tarafından ortaya konulan ilahi iktisat sisteminin hedefi de adaletin gerçekleşmesidir.
Adalet asıl teminatını İslamiyet’te bulmuştur.
İslamiyet Adalet konusunda çağdaş iktisatçıları hayrete düşürecek çok önemli tedbirler getirmiştir.
İslamiyet’te Mülkiyet Hakkı vardır ve temel haklardandır.
Fakat mülkiyet için kaynakta ve tasarrufta helal kazanç esası getirilmiştir.
Bu şu demektir:
Helal yollardan kazanılan mal-mülk; Yine helal yollardan tasarruf edilmek, harcanmak şartıyla kutsaldır ve korunmuştur.
Helal yollardan kazanmak şartıyla mülkiyet için herhangi bir üst sınır da getirilmemiştir.
Kazandığına sahip olmak insanların değişmez ve ortak özelliğidir.
Kazandıkları üzerinde sarf etme, harcama hürriyeti bulunmayan insan çalışma arzusunu kaybeder.
İşte bir süre önce hep birlikte şahit olduğumuz Rusya'daki komünizmin yıkılışının sebebi buradadır.
İslamiyet’te ise meşruiyet şartına uyulmak kaydıyla mülkiyete herhangi bir sınır getirilmemiştir.
Mal biriktirmek için her türlü vasıtayı meşru sayan sistemlerde de Toplumun bir kesimi, toplumun diğer kesimlerini her zaman istismar etmiştir.
Alın terinin istismarı; Karaborsa ve meşruiyet sınırı bulunmayan mülkiyet anlayışı da insanlığa çok pahalıya mal olmuştur.
Kapitalizmin hatası da buradadır.
İslamiyet'in iktisadi sistemi bu ifrat ve tefrit'ten uzak, ekonomide iki ucu temsil eden sistemlerin hatalarını ortadan kaldıran ve insan yaratılışına uygun yanlarını kendisinde toplayan sadece kendine özgü bir sistemdir.
Ne ondan ne öbüründen etkilenmemiş, ancak her iki anlayışın olumlu yönlerini temsil etmiştir.
İslamiyet’te tabiat kaynakları gerçekte Allah'ın mülküdür.
Bu kaynaklardan toplumun adil bir şekilde istifade etmesi esastır.
Tek-tek fertler, mülkiyetlerine konu olan şey'i toplumun aleyhine kullanamazlar.
Toplumun tabii üretim kaynakları ve edinilen servetleri üzerinde; Allah'ın hükmettiği haklar vardır.
Zekât, fitre, fidye, kefaret; Edinilen para ve mallar üzerindeki bu hakkın topluma iadesidir.
İslamiyet; İktisadi alandaki bütün emir ve yasaklarında malın zenginden fakire intikali prensibini getirmiştir.
Bunu yaparken; Zenginin kendiliğinden fakirin elinden tutması gibi bir espriyi de öngörmüştür.
Fakir, hasta ve muhtaç kişiler en yakın akraba ve komşudan başlayarak bütün toplumun teminatı altındadır.
Bu sebepledir ki; Müslüman toplumda hiç kimse sahipsiz, aç ve açık kalamaz.
İlacını alamayan hastadan, geçimini sağlayamayan yaşlı, sakat ve işsizden en yakından başlayarak çevre-çevre bütün cemiyet sorumludur.
Bu; Aidatsız, ücretsiz, toplu sigorta demektir.
İslam'da Adalet zenginin insafına bırakılmamıştır.
İslamiyet; İmkânı olmayanları, bir taraftan imkânı olanların gönüllü fedakârlıklarına emanet ederken, diğer taraftan devlete de ciddi görevler vermiştir.
Devlet; Milli servetin adil bir şekilde dağıtılması için kesin tedbirler almak zorundadır.
Bu gerekçe iledir ki; Toplumun ortak ihtiyaçları konusunda devlete kesin müdahale yetkisi verilmiştir.
Devlet, toplumu bazı istismarcı ve kötü niyetli açıkgözlerin istismarlarından korumak zorundadır.
Devletin sorumluluğu, İslamiyet’te sosyal adaletin gerçek teminatıdır.
"Hür Teşebbüs" vardır. Ancak hür teşebbüs devletin ciddi denetimi altındadır.
Hür teşebbüsün el atmadığı hizmet alanlarında ise devlet; Birtakım desteklerle hür teşebbüsü bu alanlara sevk etmek veya bizzat bu hizmetleri yürütmek durumundadır.
Devletin "Aşırı fakirliğin önlenmesi" konusundaki yetkisi o kadar kesindir ki; getireceği tedbirlerle servet dağılımında eşitliği bile sağlama yetkisine sahiptir.
Değişik vergilendirme metotlarıyla bu konularda devlete geniş bir hareket alanı tanınmıştır.
Nitekim Kur'anı Kerim'de: “Tâki mallar, İçinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmasın” buyrulmaktadır.
İşte bu anlayış sebebiyledir ki; Hz. Ömer Müslüman, müslüman olmayan farkı gözetmeksizin hastalara, güçsüzlere, yeni doğan çocuklara hazineden maaş bağlatmış, kendi döneminde yaşayan insanların her kesimi için devlet himayesi getirmiştir.
Kurdun ısırdığı koyundan devletin kendini sorumlu sayması anlayışı, İslamiyet’te adaletin gerçek teminatı olmuştur.
Hoşça kalınız.