Hayat bazen tam kırıldığımız yerden filiz verir.
Eski bir şarkının içimize bıraktığı sızı, anneden kalan bir mendilin kokusu, mutfakta ağır ağır kaynayan kahve… Bayramlar bazen bir kapının önünde bekleyen çocukluk gibidir. İnsan en çok bayramlarda anlar; bazı şeyler eksilmiş olsa da hayat hâlâ yeniden kurulabiliyor ve kurulmalıdır.
Bayramlar yalnızca takvimde kırmızıyla işaretlenmiş bir gün değildir. İnsanın kendi küllerinin arasından kendini seçebilme cesaretidir.
Kadınlar bunu iyi bilir.
Hayatın en sert rüzgârlarından geçse bile sofrayı toplamayı, bir çocuğun saçını okşamayı, kırılmış kalbinin ortasında yeniden gülümsemeyi bilir. Dünyanın yükü omuzlarına bırakıldığında bile içindeki ışığı tamamen söndürmez. Belki yorulur, belki susar, belki bir süre kendini unutur… Ama tam da orada, sessizliğin içinde yeniden doğar. Doğmayı bilir.
Bayramın asıl mucizesi de budur zaten:
İnsanın kendine geri dönebilmesi ve buna müsaade etmesi.
Bugün, birçok kadın yalnızca ailesi için değil, kendi ruhu için de ayağa kalkıyor. Kendini küçülten sözlerden, sevgiyi eksilten ilişkilerden, değersiz hissettiren karanlıklardan çıkıp kendi varlığını yeniden kuruyor. Çünkü kadın dediğimiz şey yalnızca bir “rol” değildir; hayatı taşıyan görünmez bir hafızadır.
Ve bazı kadınlar vardır…
En ağır acılarının ardından bile bir pencere açar.
Perdeyi aralar.
İçeri güneş girsin ister.
İşte bayram tam olarak o andır.
Bu yüzden bu bayramda en çok şunu diliyorum:
Kadınların susturulmadığı, yorulduklarında suçluluk hissetmediği, sevmek kadar kendilerini seçebildikleri bir hayat…
Çünkü kendini yeniden var eden her kadın, yalnızca kendi kaderini değil, dünyanın ruhunu da değiştirir.
Belki bu bayram hepimizin ihtiyacı olan şey; biraz affetmek, biraz hafiflemek ve yeniden başlamayı utanmadan istemektir.
Hayat bazen tam kırıldığımız yerden filiz verir.
Ve kadın…
En iyi oradan yeniden doğar.