‘Güneş gitmiştir ama aydınlığı hala oradadır’

Bir insanın hayatında bazı kayıplar vardır; ardından zaman geçer.

Bazılarıyla yaşamayı öğrenir.

Bazılarını ise sadece yanında taşımayı.

Anne kaybı biraz böyledir.

Evin ışığı değişir.

Telefonun sesi değişir.

Bayram sabahları değişir.

Dünyanın rengi, kimsenin fark etmeyeceği kadar hafif ama insanın içini titretecek kadar derinden değişir.

Uzun yıllar boyunca bir yerde duran görünmez bir ağacın gölgesi çekilir hayattan.

İnsan ancak güneş tam tepesine vurduğunda anlar onun eksikliğini.

Annenin varlığı çoğu zaman fark edilmez.

Çünkü nefes almak gibi doğal gelir.

Bir yerlerde olduğunu bilmek yeterlidir.

Can sıkıldığında aranabilecek bir ses.

Başarıyla anlatılmasa da anlaşılacak bir cümle.

Yaş kaç olursa olsun dönülebilecek bir eşik.

Sonra bir gün o eşik kapanır.

Ve insan ilk kez dünyanın gerçekten büyük, gerçekten kalabalık ve bazen gerçekten yalnız bir yer olduğunu fark eder.

Takvimler ilerler.

Mevsimler değişir.

Hayat devam eder.

Ama bazı günler, eski bir fotoğraf bütün savunmaları yıkar.

Bir ses kaydı yıllardır tutulmuş gözyaşlarını serbest bırakır.

Bir koku çocukluğu geri getirir.

Ve insan anlar:

Özlem zamanla küçülmüyor.

Sadece insanın içine yerleşiyor.

Anne kaybı geçmiyor.

Şekil değiştiriyor.

İlk zamanlar fırtına gibi esen acı, yıllar sonra sessiz bir sızıya dönüşüyor.

Ama orada kalıyor.

Çünkü bazı insanlar hayatımıza sonradan girmez.

Onlar hayatımızın başlangıcıdır.

İlk kelimenin, ilk korkunun, ilk sevincin tanığıdır.

Bu yüzden gittiklerinde yalnızca bir insan eksilmez.

Bir çağ kapanır.

Yine de sevginin ölümden güçlü olduğu yerler vardır.

Bir çocuğun saçını okşayan elde.

Bir sofraya bırakılan boş tabakta.

Bir toruna anlatılan hikâyede.

Birdenbire hatırlanan bir cümlede.

Belki insan annesini kaybettiğinde biraz eksilir.

Ama annesinden aldığı sevgi eksilmez.

Yıllar geçse de bir yerlerde yaşamaya devam eder.

Tıpkı akşam üzeri çekilen güneşin ardından gökyüzünde kalan ışık gibi.

Güneş gitmiştir.

Ama aydınlığı hâlâ oradadır.