Hafta sonu yaklaşıyor, yaz aylarında olmamız nedeniyle de kimimiz tatile bile çıktı. Böyle bir dönemde de çantalar kitapsız kalmasın, günler kitap okumadan geçmesin. Hafta sonunu değerlendirirken kitap okumaya da mutlaka zaman ayıralım. Bu hafta sizi hiç yormayacak ama okuduğunuzda sizlerde derin anlamlar bırakacak iki kitap ile geldim.

Sineklerin Tanrısı
Alegorik bir eser olan “Sineklerin Tanrısı” ilk sayfalarını okurken sizlere bir çocuk kitabı gibi gelebilir, karakter isimleri olarak Jack ve Ralph’i görünce de “Mercan Adası”nı anımsatabilir. Ancak sayfalar ilerledikçe durumun hiç de böyle olmadığının farkına varıyorsunuz.
William Golding’in bu eseri yazmasında en büyük ilham kaynağı, II. Dünya Savaşı’nın acımasızlığını ve vahşetini, savaşın içinde bizzat bulunan biri olarak görmesidir. Savaşta hissettikleri sonucunda, insanın içindeki gerçek kötülüğe değinmek istemiştir.
Kitapta yaşları altı ile on iki arasında değişen bir grup çocuk, gelecekteki atom savaşı dolayısı ile güvenilir bir yere götürülmek üzere bindikleri uçağın düşürülmesi ile kendilerini ıssız bir adada bulur. Başlangıçta çocuklar kendilerine demokrasi adına kurallar koyarlar ve bunlardan en önemlisi şeytanminaresini elinde bulunduranın söz hakkına sahip olacağıdır. Adada şefleri olarak da Ralph’i seçerler. Liderlik rekabetinin yarattığı hırsla, Ralph’in şef olmasını istemeyen Jack sayesinde de adada ilk fikir ayrılıkları ve çatışmalar başlar.
Gelişen olaylarda fiziksel görünüşü kötü olanın, şivesi bozuk olanın, alt kesimden olanın, bazı çocuklar tarafından dışlandığına tanık oluyorsunuz. Oluşan gruplaşmalar sonucunda da ıssız bir adada, toplum kurallarından yoksun çocuklar ölümlerin bile ortaya çıkacağı vahşiliklere bulaşıyor ve roman bu çocukların hayatta kalıp adadan kurtulma mücadelesi ile son buluyor.
İngilizlerin “Beelzebub” dedikleri şeytanın, kutsal kitaptaki İbranice adı “Sineklerin Tanrısı” olduğu için Golding kitabına bu adı vermiş. Ayrıca romanı okuyunca aklımıza bir soru geliyor ve bizi düşünmeye zorluyor. Kötülük sonradan mı oluşur, yoksa insanın içinde bulunan ve doğuştan gelen bir davranış mıdır?
William Golding’in “Sineklerin Tanrısı” isimli romanında vermek istediği mesaj da tam olarak budur. Kitabını yetişkinler üzerinden değil de çocuklar üzerinden yazmasının sebebi de budur. Çünkü kötülüğün, insanlarda doğuştan geldiği mesajını okuyucusuna vermek istemiştir. Kitabı okuduktan sonra, filmini de izlemenizi tavsiye ederim.
Bu kitaptan aldığım güzel bir alıntı:
“Çünkü çocukların tertemiz birer melek oldukları konusunda yanlış olduğu kadar da yaygın bir inanç vardır. Oysa kendi çocukluğuna ve yakından tanıdığı çocuklara duygusallıktan arınmış gerçekçi bir gözle bakabilenler, çocukların küçük birer melek değil tıpkı yetişkinler gibi birer insan olduğunu bilirler. İnsanlarda ise ister büyük ister küçük olsunlar hem iyi hem de kötü iç güdüler vardır.”

Cesur Yeni Dünya
Ütopya, henüz var olmayan ancak gelecekte var olması düşünülen ideal toplum tezidir. Distopya ise ütopyanın tam tersi olarak ve o da henüz var olmayan ancak gelecekte meydana gelecek baskıcı ve otoriter devlet yönetiminin olduğu, insanların özgürlüğünün kısıtlandığı toplum modeli tezidir.
Çoğu meşhur ütopya ve distopya, Birinci Dünya Savaşı ve İkinci Dünya Savaşı’nı görmüş, hızla gelişen endüstrileşmeye şahit olmuş ve insan özgürlüğünü kısıtlayan otoriter devlet yönetimlerinde yaşamış yazarlardan çıkmıştır.
Bu eser için kimileriniz ütopya diyecekken, kimileriniz ise distopya diyecektir. Ursula Le Guin’in “Endişe çağının baş yapıtı.” dediği bu eser, yazıldığı tarihteki okuyucularına belki kurmaca gelmiştir, ancak günümüzün korku uyandıran acil bir sorunu gibi duruyor.
Yazar kitabına ismini, Shakespeare’in “Fırtına” isimli eserinde, beşinci perde, birinci sahnede, Miranda’nın söylediği “Brave new world.” cümlesinden almıştır.
Kültür ve sanatın bir kenara bırakıldığı, çevreciliğin yok sayıldığı dünyada, teknoloji tek gerçeklikken, duygular ise uzak durulması gereken bir kavramdı. Ford Tanrı’nın yerini almıştı, her şey yapay ve bir o kadar da endüstrileştirilmişti. Yaşam alanlarının yapay müziğe ve parfüm akan lavabolara sahip olduğu bu dünyada, ulaşım özel helikopterlerle sağlanıyordu. Aile kavramının ve doğal yolla çocuk yapmanın da olmadığı toplumda, suni yollarla şişelerde oluşturulan ceninler genetik mühendisleri tarafından, zengin gen ya da fakir gen şeklinde yaratılan ve belirli sınıflarda bireyler olarak önceden belirlenmiş görevlerini yerine getirmek üzere bebekler olarak dünyaya geliyorlardı. Herkesin herkesle rastgele birliktelik yaşayabildiği bu yeni dünya düzeninde, zeki bir üst sınıf ve basit işleri severek yapacak şekilde programlanmış işçi sınıfı vardı. Aşırı tüketim zorunluydu, mutluluk ise istenilen her an soma ilacı yutularak kolayca elde ediliyordu, cezalar daha nazikti, toplumsal istikrarın şart koşulduğu bir totalitarizm mevcuttu.
Ancak bu dünya devletinin sınırları dışında “Vahşi Ayrıbölge” adı verilen bir yerde yaşamasına izin verilen bir grup daha vardı. Hâlâ birbirleri ile evlenen ve doğal yollarla çocuk yapan bu insanlar için başarısızlık, hastalık, yaşlanmak, yemek, içmek her şey ilkeldi.
Aldous Huxley’in “Cesur Yeni Dünya”sında, dünya devleti toplumsal istikrarı sağlamak adına otoriter ve totaliter bir yönetim şekli sergiliyordu. “Vahşi Ayrıbölge” ise hala her şeyin doğal olduğu bir toplumu yansıtıyordu.
Huxley’in, İkinci Dünya Savaşı’nın en kötü sonuçlarından biri olan, Amerika’nın dünyadaki egemenliğinin kaçınılmaz hızlanışını yerdiği “Cesur Yeni Dünya”sında, siz kendinizi bu ilkel dünyada mı yoksa totalitarizm dünyasında mı bulacaksınız? Ütopya tarafında mı yoksa distopya tarafında mı olacaksınız? Soluksuz okuyacağınız muhteşem bir roman diyebilirim.
Yazımın başında da belirttiğim gibi, toplumsal istikrarın sağlanmaya çalışıldığı totaliter dünya devletinde anlatılanlar, 1940’larda insanlara kurmaca gibi gelmiş olabilir, ancak günümüz dünyasında kitabı okuduktan sonra korkuyla düşüneceğiniz, gerçekleşmesi mümkün bir ihtimal ile yüzleşmiş olacaksınız.
Bu kitaptan aldığım güzel bir alıntı:
“Eğer farklıysan, yalnızlığa mahkûm oluyorsun.”
Çok okuyun, kitapla ve sevgiyle kalın…