Bu hafta da yine sizi sıkmayacak ve keyifle okuyacağınız iki kitap tavsiyesi ile geldim. Son dönem verdiğim kitap tavsiyelerinden çok olumlu dönüşler aldım. Böyle olunca da normalde köşemde haftada bir kitap incelemesi yaparken, biraz daha kendimi zorlayarak iki kitabı değerlendirmeye çalışıyorum. Sizlere daha fazla kaliteli kitap önerisinde bulunmak istiyorum. Daha çok okuyucu ile temas kurmayı ve daha çok kitap etkileşimi yaratmayı hedefliyorum. Bir yerden okumaya yeni yeni başlayanlara ise, örnek ya da motive eden olmak istiyorum.

KENDİME DÜŞÜNCELER
“Kendime Düşünceler”, Marcus Aurelius’un aslında kendisine öğütler vermek amacıyla yazmaya başladığı ve kendisine ait düşüncelerin birleşmesinden oluşan bir eserdir. Aurelius kitabını 169 yılı sonlarından başlayarak Germen kavimlerine düzenlenen sefer esnasında yazmaya başladı ve günlük olarak düşüncelerini kâğıda dökmeye devam etti.
Aurelius kitabında kendisinden önceki “caesarları” ve filozofları eleştirirken, kendisini de sorguya çekmeyi ve vicdan muhasebesi yapmayı ihmal etmemiştir. Rönesans ve sonraki kuşaklarda da etki bırakan eser, günümüzün de en önemli değerlerinden biridir. İnsanlığın stoa felsefi akımını anlayabilmesi için eşsiz bir kaynaktır.
Aurelius’un eserinde kendisine verdiği bu öğütler aslında tüm insanlığa ışık tutuyor. İyi bir insan olabilmek kitabın en önemli mesajı ve temel konusudur. Aurelius kitabında “Nasıl iyi bir insan olunacağı hakkında fazla konuşma, öyle biri ol.” diyor. İnsanın önce kendisini tanımasını, kendisine çeki düzen vermesini vurguluyor. Çünkü farkındalık sahibi ve aklı yerinde bir birey kendi kusurlarını görüp, erdemli bir insan olabilmek için kendisine doğru şekli verebilmelidir. Bizler topluma iyi bir insan olabilmek için neler yapılması gerektiğinin mesajlarını vermeden önce bu işe kendimizden başlamalıyız.
Kitap insanın kendisini tanımasını, kendisini anlamasını, iyi bir insan olabilmeyi, doğru bir şekilde yaşamımızı sürdürebilmeyi, doğayla uyum halinde yaşayabilmeyi, evreni tanımayı anlatıyor. Ben merkezcilik değil, daha iyi bir toplum ve evren için biz olmayı öğretiyor, merkezine insanlığı koyuyor. Stoacılık felsefi akımını ilke edinerek gerçek mutluluğa ulaşmanın yollarını anlatan kitap, özetle erdemli bir insan olabilmemiz için bizlere neler yapmamız gerektiğini öğretiyor.
Bu eserin her sayfasında, her konusunda, her cümlesinde kendinize yol gösterecek eşsiz tavsiyeler bulacaksınız. “Kendime Düşünceler” ele aldığı konularla insanlığa rehberlik eden ve bir kez değil ara ara okunması gereken tam bir başucu kitabıdır.
Bu kitaptan aldığım kendimce en kaliteli alıntı:
“Aklın bozulması, bizi saran, soluduğumuz havanın bozulup kirlenmesinden çok daha tehlikeli bir vebadır. İkinci veba sadece canlıların yaşamlarını tehdit eder, diğeriyse insanlığımıza saldırır.”

TEMBELLİK HAKKI
Yazar cezaevindeyken kitabında bir önsöze yer veriyor ve Fransa’da III. Cumhuriyet’in ilk cumhurbaşkanı olan Adolphe Tiers’ı ağır bir şekilde eleştiriyor. Thiers’ın sözde ruhban sınıfını hâkim kılmak istediğini ve halka bu dünyaya zevk için değil acı çekmek için gelindiğinin mesajını verdiğini ancak kendisinin mala, mülke ve zevke batmış olduğunu dile getiriyor. Ayrıca Thiers’ın ekonomik ve politik üstünlüğünü de dinle desteklediğini açıklıyor.
Devrimci sosyalistlerin, burjuva filozofların ve hiciv yazarlarının yürüttüğü kavgayı yeniden başlatması gerektiğini belirterek, kapitalizmin ahlakına ve toplumsal kuramlarına karşı saldırıya geçilmesi gerektiğini dile getiriyor.
Kitapta önsöz kısmından sonra “Feci Bir Dogma”, “Çalışmanın Takdisi”, “Aşırı Üretimin Sonuçları”, “Yeni Müziğe Yeni Şarkılar Lazım” isimlerinden oluşan dört ana başlık bulunuyor. Ek ve son notlar kısmıyla da kitap son buluyor.
Yazar “Feci Bir Dogma” adını verdiği birinci bölümde, kapitalist uygarlığın hüküm sürdüğü ulusların işçi sınıflarını tuhaf bir çılgınlığın sardığını ve bu çılgınlığın mahzun insanlığa eziyet ettiğini, bireysel ve toplumsal sefaleti getirdiğini belirtirken, bu çılgınlığın adına da “çalışma aşkı” diyor. Rahiplerin, iktisatçıların ve ahlak kuramcıların buna karşı çıkması gerektiğini düşünen Lafargue, aksine onların bu durumu kutsallaştırdığını dile getiriyor. Bu bölümde son olarak proletaryayı ağır bir şekilde eleştiren yazar, bu durumla alakalı olarak “Tüm bireysel ve toplumsal sefaletler proletaryanın çalışma tutkusundan doğdu.” sözlerine yer veriyor.
“Çalışmanın Takdisi” başlığıyla yer alan ikinci bölümde ise Lafargue “An Essay on Trade and Commerce” isimli kitabı eleştiriyor. Yazara göre bu kitap yoksulları ideal çalışma evlerine kapatarak günde on dört saat çalıştıracaklarını anlatıyor ve kitabın bunu gurur olarak saydığını açıklıyor. Yine 1848’den sonra fabrikalarda çalışma süresini on iki saat ile sınırlayan yasayı eleştiriyor. Ve bu yasayı kabul edenler için de “Sanki devrimci bir kazanımmış gibi kabul edebildiler.” sözlerini dile getiriyor.
İnsanların, işe gidip gelme süreleri de eklenince on beş saati bulan günlük çalışmalara ulaştığını hatta bazı manüfaktürlerde iş gününün on sekiz saati bulduğunu söylüyor. Kürek mahkûmlarının on saat, Antiller’deki kölelerin ise dokuz saat çalıştıklarına yer veren yazar, Fransız proletaryasına yine ağır eleştirilerde bulunuyor.
Buğdayın hasadını yapan, bağ bozumunu yapan insanların buğday ambarlarına koşarak açız demelerini, insanların bu durumu kabullenmelerini ve baş kaldırmamalarını “zavallılık” olarak nitelendiriyor. Giyimden, gıdaya en üst sınıf için üretim yapan bu işçi sınıfının asla bu kıyafetlere ve yiyeceklere sahip olamayacaklarını vurgularken bu durum için “Bir Yahudi’nin bile gözünü rahatsız edecek yamalı elbiselerin içinde Hristiyan camiasının ipek elbiselerini onlar dokudu.” sözlerine yer veriyor.
Lafargue “Aşırı Üretimin Sonuçları” adını verdiği üçüncü bölümde, makinelerin mükemmelleşip insanın çalışmasını aşağıya çekmesine rağmen işçinin dinlenme süresinin bu oranda artmadığını vurguluyor. Aksine işçi-makine rekabetinin başladığını vurguluyor. Sonradan görme burjuva erkek ve sosyete kadınlar ismini taktığı aşırı tüketimi ve zevki seçen insanları eleştiriyor. Ve bu sınıfı hiç üretmemekle, aşırı tüketmekle suçluyor.
İngilizler günde on saatten fazla çalışmayı yasaklayınca, Fransa’daki iktisatçılar bununla ilgili olarak İngiliz sanayisini mahvedeceğini ileri sürüyor ve Lafargue bunun üzerine ülkesindeki iktisatçıları bu düşünceleri hakkında eleştiriyor, insan verimini artırmak için çalışma saatlerini azaltmak ve izinli gün sayısını artırmak projesini büyük İngiltere devrimi olarak nitelendiriyor. Bununla ilgili de “İngiltere devrimden sonra da dünyanın birinci sanayisi olmaya devam etti.” sözlerine yer veriyor.
“Yeni Müziğe Yeni Şarkılar Lazım” ismi verilen dördüncü bölümde ise modern üretim koşullarını aktarmaya çalışan yazar, işçilerin saçma sapan çalışma tutkularını baskılamak gerektiğini anlatıyor ve proletaryanın ürettiği bu malları tüketmeye mecbur olduğunu belirtiyor ve bu düşüncesini kanıtlamakla uğraşıyor.
Kitabın ek kısmında ise Antik halkların tarihine ve onların filozoflarının metinlerine yer veriliyor. Herodotos, Platon, Cicero gibi insanların düşünceleri anlatılarak, bu insanların söyledikleri cümlelerden alıntılar paylaşılıyor.
Lafargue bu kitabında sadece kapitalizmi eleştirmiyor, aksine kapitalizmi sorgusuzca kabullenen proletaryayı daha ağır bir şekilde eleştiriyor. Ve işçi sınıfının tembellik hakkı için, onların daha az çalışıp daha çok dinlenmesi için insanlığa mesaj veriyor. Kanonlaşmış bir eser olan “Tembellik Hakkı” kesinlikle tavsiyemdir.
Çok okuyun, kitapla ve sevgiyle kalın…