Tarih genellikle kazananlar ve erkek egemen anlatılar tarafından yazıldığından, VII. Kleopatra’nın adı uzun süre boyunca sadece Roma İmparatorluğu’nu sarsan bir "baştan çıkarıcı kraliçe" olarak anılmıştır. Ancak antik kaynaklar derinlemesine incelendiğinde, onun asıl gücünün fiziksel çekiciliğinden ziyade, muazzam zekası, eğitimi ve stratejik dehası olduğu görülür. Kleopatra, İskenderiye’nin bilimsel ve kültürel zirveye ulaştığı bir dönemde, zamanın tüm disiplinlerinde uzmanlaşmayı hedefleyen bir Rönesans insanı prototipidir.
Kleopatra’nın en dikkat çekici yönlerinden biri, dokuz dil konuşabilen üstün bir dil bilimci olmasıydı. Kendi hanedanı olan Ptolemaios (Batlamyus) soyu Makedon Yunan kökenliydi ve yaklaşık 300 yıl boyunca Mısır'ı yönetmelerine rağmen halkın dilini öğrenmeye tenezzül etmemişlerdi. Kleopatra, hanedanlığında hiyeroglifleri ve Antik Mısır dilini öğrenen ilk ve tek hükümdar olarak tarihi bir kırılma yaratmıştır.
Bu dil bilgisi ona sadece halkının gözünde tanrısal bir meşruiyet kazandırmakla kalmamış, tercümansız yürüttüğü uluslararası diplomaside de devasa bir güç sağlamıştır. Kraliçe;
- Avrupalıların (Grekçe ve Latince),
- İbranilerin,
- Medlerin,
- Suriyelilerin,
- Arapların,
- Yerli kabilelerin ve Kızıldeniz halklarının (Trogloditler) dillerine tamamen hakimdi.
Bu deha, onun bugün tamamen kaybolmuş olan binlerce yıllık kadim papirüslere doğrudan erişebilmesini ve dönemin coğrafya, tarih, astronomi ve ekonomi kaynaklarını ana dilinde inceleyebilmesini sağladı.
Kraliçe, sarayında kurduğu antik bir laboratuvarda uzun saatler harcamaktaydı. Bitkisel şifa (farmakoloji), botanik, zooloji ve kozmetik üzerine zarar ve fayda analizleri içeren teorik çalışmalar yapmakla kalmamış; bizzat deneyler üreterek formüller geliştirmiştir. Özellikle otlar, zehirler-panzehirler ve cilt bakımı üzerine yazdığı ve antik dünyada Cosmetica adıyla bilinen tıbbi eserleri, onun bir bilim kadını olarak yetkinliğini kanıtlar niteliktedir. Onun tıp ve bilim üzerindeki bu güçlü etkisi, Hristiyanlığın ilk yüzyıllarında dahi tıp otoriteleri tarafından saygıyla anılmaktaydı. Kleopatra, bitkilerin şifalı özlerini kimyasal süreçlerle birleştirerek dönemin tıp literatürüne yön vermiştir.
Kleopatra’nın tıp dünyasındaki izini bugün sürebilmemizin en büyük sebebi, antik çağın en ünlü hekimlerinden biri olan Bergamalı Galen’dir. Galen, kraliçenin çalışmalarını hayranlıkla incelemiş ve onun tasarladığı bazı özel tarifleri kendi hastalarına tavsiye ederek günümüze aktarmıştır. Bu formüllerden en dikkat çekici olanı, Kleopatra'nın büyük aşkı Julius Sezar’ın kelliğini durdurmak için tasarladığı özel saç kremidir. Galen’in tıp kayıtlarına geçirdiği bu kremin içeriğinde; yakılmış fare külleri, ev tekstili/paçavra kalıntıları, at dişi tozu, ayı yağı, geyik iliği ve kamış sapları yer alıyor, bu karışım balla yoğrularak saç derisine uygulanıyordu. Galen, bu karışımı klinik olarak işe yarayan ciddi bir tedavi yöntemi olarak kütüphanesine eklemiştir.
Kleopatra’nın tıp, zooloji, kimya ve güzelliğin yolları üzerine kaleme aldığı tıp kitaplarının orijinalleri maalesef günümüze ulaşamamıştır. MS 391 yılında İskenderiye Kütüphanesi’nin (Serapeum bölümünün) trajik bir yangınla yok edilmesi, Kleopatra’nın şifrelerini çözdüğü antik birikimi ve kendi yazdığı eserleri tamamen ortadan kaldırdı. Bugün onun bilimsel teorilerine ve güzellik formüllerine doğrudan değil, yalnızca Galen gibi sonraki nesil hekimlerin ve tarihçilerin alıntıları üzerinden dolaylı olarak ulaşabilmekteyiz.
Kleopatra, insanlık tarihinin gördüğü en benzersiz entelektüel figürlerden biridir. O, sadece topraklarını korumaya çalışan bir kraliçe değil; laboratuvarda sabahlayan bir bilim kadını, kütüphaneleri tarayan bir araştırmacı ve sınırları aşan bir dil bilimciydi. İskenderiye'nin külleri arasında kaybolan kitapları onun mirasını gölgelemeye yetmemiş, rasyonel zekası ve bilime yaptığı katkılar antik tıp tarihinin temel taşlarından biri olarak tarihteki yerini almıştır.