HİLMİ ÖZDEN[1]

“Mevlid Kelimesinin Anlamı” :Hz. Peygamber'i anlatma amacıyla vücut bulmuş önemli ve yaygın türlerden biri “mevlid”dir. Kelime anlamı "doğum zamanı" ve "doğum yeri" demek olan “mevlid”in kavram anlamı; “Hz. Peygamber’in hayatı (doğumu, miraca çıkısı, mucizeleri vb) ve şahsiyetini konu eden manzum eser”dir. Ancak mevlidin “Hz. Peygamber'in doğumu, doğum yıldönümü; doğum yıldönümü sebebiyle yapılan etkinlikler; bu etkinliklerde okunan ilâhi, na't, kaside" anlamlarında da kullanıldığını unutmamak gerekir. “Mevlid türü eserlerin istisnasız hepsinde ortak olan tek mevzu Hz. Muhammed'in doğumudur. Nübüvvet nurunun yaradılışı, Hz. Âdem'den başlamak üzere diğer peygamberleri dolaşarak Hz. Abdullah'a gelişi, Hz. Amine'nin hamileliği, hamileliği esnasında vuku bulan olağanüstü hadiseler ve mucizeler, nihâyet doğum ve doğumla birlikte Hz. Muhammed çevresinde ve yeryüzünde gerçekleşen mucizeler, Türkçe mevlidlerin temel konularını oluşturur. Ancak pek çok mevlidde doğum hadisesi dışındaki konular da dile getirilmiştir. Bütün mevlidlerde aynı olmamakla birlikte, miraç başta olmak üzere Hz. Muhammed'in bazı mucizeleri, örnek ahlâkı, hayatının bazı safhaları ve nihâyet ölümü de mevlidlerde işlenen konular arasındadır.[2] "Mevlid" Arapça bir kelimedir. Masdar-ı mîmî (mimli masdar), olay, zaman ve yer ismi olarak bu dilde üç mânâsı vardır: doğum-doğmak, doğum zamanı ve doğum yeri. Bu üç mânâ Türkçe'de de kullanılmıştır. Meselâ “Mevlidü'n-Nebî” tamlaması, hem Hz. Peygamber'in doğumunu, hem doğum târihi olan 8 veya 12 rebîülevvel gününü, hem de doğum yeri olan Mekke'deki o mütevâzı evi ifâde eder. Bu kullanışlardan “doğum günü veya zamanı” mânâsı, daha çok öne çıkmıştır. Kelimenin mücerret kullanılışı, sadece Hz. Muhammed'in doğumunu ifade eder. Hz. İsa'nın doğumuna “Milâd” denildiği gibi, Hz. Muhammed'in doğumuna da “Mevlid” denir. Bu itibarla, kelime İslâmî bir terim olarak hem Türkçe'de, hem Arapça'da zamanla Hz. Peygamberin doğum yıldönümlerini, bu yıldönümlerinde yapılan merâsim ve kutlamaları ve bu merâsimlerde okunan Hz. Muhammed'in doğumunu anlatan eserleri ifâde için de kullanılır olmuştur. Kelimenin bu anlam için "Mevlid veya mevlûd" şeklinde telaffuzu ve imlâsı doğru değildir; "mevlûd", "yeni doğan" demektir ki erkek ismi olarak "Mevlid", kadın ismi olarak "Mevlüde" şeklinde kullanılır[3].

“MEVLİD MERASİM VE KUTLAMALARI”:

Ramazan ve Kurban bayramları dışında, müslümanlarca mübârek sayılan ve kutlanan beş gece vardır. Bunlar: Receb ayının ilk cuma gecesine (perşembeyi cumaya bağlayan gece) rastlayan Regaib gecesi, aynı ayın 27. gecesine rastlayan Mi'rac gecesi, Şaban ayının I5'ine rastlayan Berât gecesi ve Rebîülevvel ayının 12. gecesi Mevlid gecesi. Bunlara dilimizde “kandil” denir: Regaip Kandili, Mi'râc Kandili, Berât Kandili, Mevlid Kandili gibi. Beşincisi Leyle-i Kadir yani Kadir gecesi'dir. Örfümüze göre Ramazan ayının 27. gecesi kutlanır.[4]

Dinî bakımdan önemli birer olayın yıldönümü olan bu mübârek gecelerde sevinç alâmetleri olarak ve kutlama maksadıyla, tarihte başta câmiler olmak üzere tekke, zaviye, çarşı, pazar... gibi yerlerde kandiller yakılıp, sokaklar, binalar, bahçeler, şehirler ışıklarla donatıldığı için bunlara kandil geceleri denilmiştir. İslâm ışık dînidir, "nur" dînidir. Kur'ân-ı Kerîm insanlığı aydınlatan Allah kelâmıdır. Bu bakımdan İslâmî kutlamalarda ışığa özel bir önem verilmiştir, İslâmî kudsiyet kavramı içinde mutlaka ışık vardır, nur vardır. Hz. Peygamber'in sağlığında, Dört Halife devrinde ve Emevî saltanatı boyunca herhangi bir mevlid merasimi veya bu maksatla şu veya bu şekilde bir kutlama yapılmamıştır. Abbâsîler döneminde de yoktur; yalnız bu dönemde ve hususiyetle X. Yüzyıl ortalarından itibaren Hz. Peygamber'in 12 Rebîülevvel kabul edilen doğum günü ile ilgili saygı ve kutlama ifade eden davranışlara dair münferit haberlere kaynaklarda rastlanmaya başlanır.[5]

Hz. Peygamber'in Mekke'de Sûk el-Leyl'de bulunan doğduğu eve müminler hürmet gösteriyor. Medine'deki Ravza-i Mutahhara denilen mezarından sonra bu evi de ziyâret ediyorlardı. Bu ziyâretler, bugün de yapılmakta olan evliya türbeleri ziyâretleri gibi idi. Ancak. 12 Rebîülevvelde ziyaretçi sayısı biraz daha çoğalıyordu. Bu hürmetin bir devamı ve yeni bir tezahürü olarak, Abbâsî halîfesi Hârunü'r-Reşîd (hilâfeti: 786-809)'in annesi El-Hayzûrân (öl: 789-90) bu evi mescid hâline getirdi. Daha sonraları burası, yeni mimarî inşalara konu olacaktır. Hz. Peygamber'in doğum günü gibi hicret ve vefat günleri de pazartesiye rastlıyordu. Bu sebeple bazı ileri dindarlar, pazartesi günlerinde nâfile orucu tutuyorlardı. Fakat bu güne mahsus devamlı veya yılda bir herhangi bir merâsim veya ibâdet yapıldığı bilinmiyor[6].

FÂTIMÎ TÖRENLERİ

Kahireli târih ve coğrafya bilgini Makrîzî (1364-1442)'den öğrendiğimize göre, Hz. Peygamber’in doğum yıldönümünü kutlamak için ilk defa Şîî-İsmâîlî mezhebinden olan Fâtımîler Kahire'de tören düzenlediler ki X. Yüzyıl sonları ile XI. Yüzyılın başlarındadır. (Fatımî saltanatı: 910-1171, Kahire'nin payitaht oluşu: 973) Bu dönemde Fatımî hâkimiyet ve nüfuzu, Atlas Okyanusu ile Hind Okyanusu arasında uzanıyordu. Kahire'deki hükümdarları "halîfe" sıfatını kullanıyordu. Fâtımîler'in böyle bir tören yaptırmaları Selçuklular'ın zuhuruna kadar hâkim oldukları İslâm dünyâsında, bir güç gösteri olarak yorumlanabilir. Çünkü Hz. Ali, Hz. Fâtıma ve halîfe dedikleri kendi hükümdarları için de bilâhare böyle törenler düzenlediler. Bir rivâyete göre, vezir El-Efdâl zamanında (1094-1121) bu dört merasim ortadan kaldırılmış, fakat sonradan bütün ihtişamı ile yeniden ihya edilmiştir. Hz. Peygamber için düzenlenen de dâhil, bütün Fatımî doğum günü törenlerinde ve kutlamalarında, esas ve unsurlar bakımından Şîî tesiri açıktı. Hepsi şu veya bu ölçüde Şîî tesirleri taşıyan törenlerdi. Fâtımî törenleri gündüz yapılırdı. Bunları tam mânâsıyle halk merasimleri saymak mümkün değildir. Çünkü bu törenlere ancak dînî, siyâsî, mülkî ve askerî yüksek çevreler katılabiliyordu. Merasimle Fâtımî halîfesinin sarayına gidiliyor. Kahire'nin üç büyük vâizi orada hükümdarın huzurunda, şimdi kandil ve bayramlarda dinlediğimiz vaazlara benzer şekilde vaaz ediyorlardı[7]. Fâtımîlerin özellikle yönetici kadrosu ve orduda Türklerin ağırlıklı olduğu dönemde Türk örf ve adetleri uygulamada olmuştur. Fakat “Türklerin Mısır’daki bu üstün durumu Ermeni kökenli Bedr el-Cemâlî’nin (1073-1094) vezir olmasına kadar devam etmiştir. Bu zat göreve gelince Türk komutanları ve askeri birlikleri ortadan kaldırmıştır. Bu tarihten itibaren ise Fâtımî ordusunda Türk etkisi minimize edilmiş ve ordu Ermeni, Arap ve Sudanlı askerlerden oluşturulmuştur[8]”.


[1] ESOGÜ Türk Dünyası Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü

[2] Prof. Dr. İsmail Çetişli, Türk Şiirinde Hz. Peygamber, Akçağ yayınevi, Ankara, 2012, s. 550.

[3] Ayvaz Gökdemir, Türk Kimliği, Kervan kitabevi, Konya, 2004,s. 77.

[4] Ayvaz Gökdemir, a. g. e., s. 77-78.

[5] Ayvaz Gökdemir, a. g. e., s. 78.

[6] Ayvaz Gökdemir, a. g. e., s. 78.

[7] Ayvaz Gökdemir, a. g. e., s. 79.

[8] Yunus Emre Aydın, Fâtimî Ordusunda Türk Unsuru, USAD, Selçuklu Araştırmaları Dergisi, Bahar 2020; (12): 337-362.

(Devam edecek)