ULUS DEVLETLER, KÜRESELLEŞME VE KAYBOLAN AİDİYETLER

Yazı Dizisi – Bölüm 1

Bugün yeni bir yazı dizisine başlıyorum.

Son yıllarda dünyanın neredeyse her köşesinde aynı kavramları daha sık duymaya başladık: Küreselleşme, dünya vatandaşlığı, sınırların önemsizleşmesi, ortak kültür, dijital toplum…

Peki bütün bunlar yaşanırken farkında olmadan neleri kaybediyoruz?

İnsan yalnızca bir birey midir? Yoksa aynı zamanda bir ailenin, bir kültürün, bir tarihin ve bir milletin devamı mıdır?

Bu yazı dizisinde ulus devletlerin neden ortaya çıktığını, neden hâlâ varlığını koruduğunu, küreselleşmenin toplumlar üzerindeki etkilerini, kültürel hafızanın nasıl aşındığını ve gelecekte bizi nasıl bir dünyanın beklediğini birlikte sorgulayacağız.

İlk bölümde ise en temel sorudan başlayacağız:

İnsan neden bir millete ait olmak ister?

Bir insan dünyaya geldiğinde ilk olarak bir ailenin parçası olur. Daha sonra mahallesini tanır, yaşadığı şehri öğrenir ve zamanla içinde bulunduğu topluma ait olduğunu hisseder. Bu süreç yalnızca sosyal bir gelişim değildir; aynı zamanda insanın kimliğini inşa ettiği yolculuğun da temelidir.

Çünkü insan, doğası gereği aidiyet arayan bir varlıktır.

Bir yere ait olduğunu hissetmek, yalnız olmadığını bilmek, kendisini büyük bir hikâyenin devamı olarak görmek ister. Bu nedenle tarih boyunca insanlar kabileler, topluluklar, şehir devletleri ve daha sonra uluslar etrafında birleşmiştir.

Bugün çoğu zaman yalnızca siyasi bir kavram gibi görülen ulus devletler, aslında bundan çok daha fazlasını ifade eder.

Ulus devlet; ortak dilin, ortak tarihin, ortak kültürün ve ortak hafızanın kurumsallaşmış hâlidir.

Bir milleti millet yapan yalnızca aynı sınırlar içinde yaşamak değildir. Aynı şarkılarda hüzünlenmek, aynı bayramlarda sevinmek, aynı zaferlerle gurur duymak ve aynı acıları paylaşabilmektir.

İşte aidiyet duygusu tam da burada doğar.

Bir çocuğun konuştuğu dil, dinlediği masallar, öğrendiği atasözleri ve kutladığı bayramlar aslında onun görünmez kökleridir. İnsan çoğu zaman bu köklerin farkına varmaz. Ancak onları kaybetmeye başladığında eksikliğini hisseder.

Günümüzde teknolojinin gelişmesiyle birlikte dünyanın farklı coğrafyaları birbirine hiç olmadığı kadar yakınlaştı. Birkaç saniye içinde dünyanın öbür ucundaki insanlarla iletişim kurabiliyor, aynı filmleri izliyor, aynı müzikleri dinliyor ve aynı gündemleri takip ediyoruz.

Bu gelişmelerin birçok olumlu yönü elbette var.

Fakat aynı zamanda dikkat çekici bir dönüşüm de yaşanıyor.

Yerel kültürler giderek birbirine benzemeye başlıyor.

Diller sadeleşiyor.

Gelenekler unutuluyor.

Yüzyıllar boyunca nesilden nesile aktarılan kültürel miraslar yavaş yavaş silikleşiyor.

Belki de bugün insanlığın karşı karşıya olduğu en büyük sorulardan biri budur:

Dünyaya yaklaşırken kendimizden uzaklaşıyor olabilir miyiz?

Tarih boyunca güçlü kalabilen toplumlara baktığımızda yalnızca ekonomik veya askerî güç görmeyiz. Aynı zamanda güçlü bir tarih bilinci, güçlü bir kültürel hafıza ve güçlü bir aidiyet duygusu da görürüz.

Çin binlerce yıllık tarihini koruyarak modernleşmeye çalışmaktadır.

Japonya teknolojik gelişmişliğini geleneksel kültürüyle birlikte sürdürmektedir.

Rusya tarihsel hafızasını ulusal kimliğinin temel unsurlarından biri olarak görmektedir.

Bu ülkelerin sistemleri farklı olabilir. Ancak ortak noktaları, kültürlerini ve tarihlerini stratejik bir güç olarak kabul etmeleridir.

Çünkü ekonomik kalkınma tek başına toplumları bir arada tutmaya yetmez.

İnsan yalnızca refahla yaşamaz.

Anlamla da yaşar.

Kendisini bir geçmişe ve bir geleceğe bağlı hissetmek ister.

Bir toplum ortak hikâyesini kaybetmeye başladığında yalnızca kültürünü değil, birlik duygusunu da kaybetmeye başlar.

Belki de bu nedenle bugün ulus devletler üzerine yeniden düşünmek gerekiyor.

Ulus devlet yalnızca bir yönetim modeli değildir.

Aynı zamanda toplumsal hafızanın koruyucusudur.

Sadece sınırları değil, kültürü de korur.

Sadece toprağı değil, geçmiş ile gelecek arasındaki bağı da muhafaza eder.

Yazı dizimizin ikinci bölümünde, küreselleşmenin toplumlar üzerindeki etkilerini ve dünyanın giderek tek tipleşen kültürel yapısının hangi sonuçları doğurduğunu ele alacağız.

Çünkü bazen bir toplum haritadan silinmeden önce hafızasından silinmeye başlar.