Bazı filmler vardır; onları yalnızca izlersiniz. Bazıları ise yıllar geçtikçe içinizde büyür, olgunlaşır ve bir gün yeniden karşınıza çıktığında artık bambaşka bir hikâye anlatmaya başlar. Çünkü değişen film değildir; değişen, onu izleyen insandır.

Geçtiğimiz günlerde Papillon ile yeniden karşılaştım. Nasıl denk geldiğimi bugün tam olarak hatırlamıyorum. Ama görür görmez hafızam beni onlarca yıl öncesine götürdü. İlk kez 1973 yapımı Papillon'u izlediğimde otuzlu yaşlarımdaydım. Gençliğin verdiği enerjiyle dikkatimi çeken şey daha çok kaçış planları, cesaret, zekâ ve maceraydı. Film bittiğinde etkilenmiştim ama o gün hissettiklerim, bugün hissettiklerimin yanında sadece yüzeyde kalan duygularmış.

Bu kez bilinçli bir tercih yaptım. 2017 yılında çekilen yeni uyarlamayı ellili yaşlarımın sonunda yeniden izlemek istedim. Asıl merak ettiğim film değildi; değişen bendim. Aradan geçen yıllar, yaşadığım sevinçler, kayıplar, hayal kırıklıkları, mücadeleler ve hayatın insana sessizce öğrettiği dersler aynı hikâyeyi bana nasıl anlatacaktı?

Filmin ilk dakikalarından itibaren cevabı buldum.

Artık yalnızca bir mahkûmun kaçışını izlemiyordum. İnsan onurunu, umudu, yalnızlığı, dostluğu ve özgürlüğün gerçek değerini izliyordum. Gençken aksiyon olarak gördüğüm sahneler, bugün insan ruhunun dayanıklılığı üzerine yazılmış sessiz birer şiire dönüşmüştü. Çünkü insan yaş aldıkça filmleri değil, hayatı okumaya başlıyor. Ve hayatı okumayı öğrenen biri için bazı filmler artık sadece sinema olmaktan çıkıyor; aynaya dönüşüyor.

Belki de bu yüzden aynı filmi farklı yaşlarda izlemek, aslında aynı kitabı iki farklı insanın okuması gibidir. Sayfalar değişmez ama satır aralarındaki anlamlar değişir. Gençlik gözüyle gördüğünüz şey olaylardır; olgunluk gözüyle gördüğünüz ise insanın iç dünyasıdır.

İşte Papillon benim için tam da böyle bir deneyim oldu.

Fransızca "kelebek" anlamına gelen Papillon, adını filmin kahramanı Henri Charrière'in göğsündeki kelebek dövmesinden alıyor. Ancak film ilerledikçe anlıyorsunuz ki o kelebek sadece bir dövme değildir. O, zincire vurulsa bile özgür kalabilen bir ruhun sembolüdür. Kanatları kesilmeye çalışılan ama uçma arzusundan asla vazgeçmeyen insanın simgesidir.

Çünkü bazı insanlar demir parmaklıkların arkasında yaşarken bile özgürdür. Bazıları ise hiçbir zinciri olmadığı hâlde kendi korkularının ve teslimiyetlerinin mahkûmudur.

Papillon, işte bu iki insan arasındaki farkı anlatan unutulmaz bir yaşam öyküsüdür. Ve belki de bu yüzden, üzerinden onlarca yıl geçmesine rağmen hâlâ milyonlarca insanın kalbine dokunmayı başarıyor.

Bazı insanlar yaşadıklarıyla tarihe geçer, bazıları ise insan ruhunun sınırlarını yeniden tanımlar. Henri Charrière, namıdiğer Papillon, ikinci gruba giren ender isimlerden biridir. Onun hikâyesi yalnızca bir mahkûmun kaçışı değildir; umudun, direncin ve insan zihninin en karanlık anlarda bile nasıl ayakta kalabildiğinin kanıtıdır.

Bugün "Papillon" denildiğinde çoğu insanın aklına Steve McQueen'in unutulmaz performansı gelir. Ancak filmin arkasında, dünyanın en acımasız ceza kolonilerinden birinde yıllarca yaşam mücadelesi veren bir adamın gerçek yaşamından esinlenen olaylar vardır. Bu hikâye, sinema tarihinin en etkileyici yapımlarından biri olarak kabul edilir, ama asıl gerçek, perdedekinden çok daha derindir.

BİR CİNAYET VE BİTMEYEN BİR İTİRAZ

1931 Yılı, Paris...Henri Charrière, 1906 yılında Fransa'da doğdu. Gençlik yıllarında Paris sokaklarında tanındı, göğsündeki kelebek dövmesi nedeniyle arkadaşları ona "Papillon" (Kelebek) lakabını taktı. Ancak hayatının dönüm noktası, 1931 yılında bir kadın satıcısının öldürülmesi suçlamasıyla ve sonrasında tutuklanmasıyla geldi. Mahkemede kendisine yöneltilen suçlamaları başından sonuna kadar reddetti.

"Ben katil değilim." Bu sözü yıllarca tekrar etti. Ama jüri buna inanmadı. Yeterli ve güçlü deliller bulunmamasına rağmen, Charrière ömür boyu ağır hapis cezasına çarptırıldı. Ceza, Fransa'nın en korkulan ceza sistemi olan Fransız Guyanası Ceza Kolonisi'ne gönderilmekti. O yıllarda halk arasında tek bir söz dolaşıyordu: "Oraya giden geri dönemez." Bu ceza kolonisi yalnızca suçluları cezalandırmak için değil, onları toplumdan tamamen silmek için kurulmuştu. Halk arasında buraya gönderilmek, "yaşayan bir mezara gömülmek" olarak görülüyordu.

DÜNYANIN SONUNDAKİ CEHENNEM

Fransız Guyanası, 1932...Amazon ormanlarının kıyısında, nemin yüzde 90'ları bulduğu, sıtmanın, sarı hummanın ve dizanterinin kol gezdiği tropikal bir bölge. Mahkûmlar daha gemiden iner inmez zincirlere vuruluyor, ağır çalışmaya gönderiliyordu. Çoğu daha ilk birkaç yıl içinde ölüyordu. Ölenlerin yerine yenileri geliyordu. Sistemin amacı mahkûmları ıslah etmek değil, onları tüketmekti. Papillon gemiden iner inmez mahkûmların insan değil, adeta yük hayvanı gibi görüldüğünü fark etti. Açlık, sıcak, sıtma, bitmeyen işkenceler ve gardiyanların acımasızlığı her günün parçasıydı. En küçük itaatsizlik ağır şekilde cezalandırılıyordu. En korkulan yer ise herkesin bildiği adıyla Şeytan Adası idi. Yüksek kayalıklar, köpekbalıklarıyla dolu okyanus, şiddetli akıntılar... Kaçmanın imkânsız olduğu düşünülen doğal bir hapishane. Papillon kısa sürede bir gerçeği fark etti: Burada güçlü olan yaşamıyordu, pes etmeyen yaşıyordu. Mahkûmlar arasında açlık yüzünden birbirini öldürenler vardı. Hastalıklar nedeniyle her gün cesetler taşınıyordu. Gardiyanlar en küçük disiplinsizlikte kırbaçlıyor, aylarca hücre cezası veriyordu. İnsan hayatının değeri yoktu. Ancak Papillon'un diğer mahkûmlardan önemli bir farkı vardı. O daha ilk günden kendi kendine bir söz verdi: "Buradan kaçacağım. "Bu cümle onun bütün hayatını belirledi. Sürekli çevresini gözlemliyordu. Kim güvenilir? Kim ihanet eder? Kaçış için hangi malzemeler kullanılabilir? Dalgalar hangi saatlerde değişiyor? O daha ilk günden kaçış planı yapmaya başlamıştı. Aylar süren hazırlığın ardından birkaç mahkûmla birlikte kaçtı. Fakat özgürlük kısa sürdü. Yakalandılar. Ve asıl cehennem bundan sonra başladı. İki Metrekarelik Sessizlik... Papillon tek kişilik hücreye kapatıldı. Yaklaşık iki metreye iki metrelik daracık taş bir oda. Pencere yok denecek kadar küçüktü. Gün ışığı birkaç dakika görülebiliyordu. Konuşmak yasaktı. Başka insan görmek yasaktı. Ses çıkarmak bile cezalandırılıyordu. Yemek olarak sadece bir tas sulu çorba ve bir parça ekmek. Hepsi buydu. Modern psikoloji bugün uzun süreli tecridin insan beynini fiziksel olarak değiştirebildiğini ortaya koyuyor. Aylar süren yalnızlık; halüsinasyonlara, hafıza kaybına, panik ataklara, depresyona, kimlik duygusunun bozulmasına yol açabiliyor. Birçok mahkûm birkaç ay içinde akıl sağlığını kaybediyordu. Papillon ise farklı bir yol seçti. Her sabah uyandığında kendine aynı soruyu soruyordu: "Bugün aklımı nasıl koruyacağım? "Çocukluğunu hatırlıyordu. Annesinin sesini zihninde canlandırıyordu. Paris sokaklarını adım adım geziyormuş gibi hayal ediyordu. Kaçış planlarını tekrar tekrar zihninde prova ediyordu. Taşlarla sayılar oluşturuyor, şiirler ezberliyor, hayali sohbetler yapıyordu. Bugün askerî hayatta kalma eğitimlerinde buna zihinsel meşguliyet deniyor. Çünkü boş kalan zihin korkuyu büyütür. Meşgul edilen zihin ise umudu yaşatır. Aylar süren hücre cezasından çıktığında fiziksel olarak büyük ölçüde zayıflamıştı ama zihinsel olarak teslim olmamıştı.

Açlık ve Direnç...Papillon'un en büyük düşmanlarından biri açlıktı. Aylarca yetersiz beslenme, kasların erimesi, kemiklerin belirginleşmesi, bağışıklık sisteminin çökmesi... Fakat yine de tek cümleyi tekrar ediyordu: "Bir gün buradan çıkacağım. " İnsan bedeninin sınırları vardı. Ama zihni hâlâ özgürdü.

İkinci kaçış... Başarısız. Üçüncü kaçış... Başarısız. Yine hücre. Üstelik bu sefer 5 yıl ve tabiiki Yine açlık. Yine işkence. Normal bir insan için bu kadar başarısızlık umudu öldürürdü. Papillon'da ise tam tersine çalışıyordu. Her başarısızlık ona yeni bir ders veriyordu. Her yakalanıştan sonra yeniden ayağa kalkıyordu. İşte onu farklı yapan şey de buydu. Bugün psikolojide buna "dayanıklılık" yani resilience adı veriliyor. Dayanıklı insanlar korkmaz değildir. Onlar korkmalarına rağmen yollarına devam eden insanlardır. Papillon tam olarak bunu yaptı.

ŞEYTAN ADASI'NIN KENARINDA

Üçüncü kaçış girişiminden sonra bu kez onu, Fransız Guyanası açıklarındaki efsanevi Şeytan Adası'na göndermişlerdi. Yıllar geçmişti. Artık genç değildi. Bedeni, açlığın, hastalıkların, dayakların ve bitmek bilmeyen yalnızlığın izlerini taşıyordu. Saçlarına düşen aklar, cezaevinde geçen yılların sessiz tanıklarıydı. Burası sıradan bir hapishane değildi. Aslında gardiyanlara bile fazla ihtiyaç duyulmayan doğal bir zindandı. Kaçmayı düşünenleri demir parmaklıklar değil, doğanın acımasızlığı durduruyordu.

Ada, Atlantik Okyanusu'nun ortasında, sert rüzgârların hiç dinmediği kayalıkların üzerine kurulmuştu. Dalgalar gece gündüz granit kayalara çarpıyor, çıkan uğultu sanki özgürlüğe duyulan özlemi alaya alıyordu. Adanın çevresindeki sarp kayalıklar onlarca metre yükseklikten denize iniyordu. Böyle bir yükseklikten suya atlamak, çoğu zaman betona çarpmaktan farksızdı. O hızla suyun yüzeyine çarpan bir insanın kemikleri tek tek kırılabilir, bilincini daha suya değer değmez kaybedebilirdi.

Diyelim ki mucize gerçekleşti ve çarpmanın ardından hayatta kaldınız...

Bu kez sizi okyanusun başka cellatları bekliyordu. Güçlü akıntılar, insanı saniyeler içinde açık denize sürükleyebilecek kadar kuvvetliydi. Dev dalgalar nefes almanıza bile izin vermiyordu. Bölgede dolaşan köpekbalıkları ise kaçmaya çalışan mahkûmlar için her zaman görünmeyen bir tehditti. Şeytan Adası'ndan kaçmak, sadece bir hapishaneden kaçmak değildi; aynı zamanda doğanın kendisine meydan okumaktı. Papillon bütün bunları biliyordu. Üstelik artık gençliğinin gücüne de sahip değildi. Kasları erimiş, bedeni zayıflamıştı. Ama insanı ayakta tutan her zaman kasları değildir. Bazen yalnızca umut, bütün bir bedenden daha güçlü olabilir. Pes etmedi. Her gün aynı noktaya gidiyor, saatlerce okyanusu seyrediyordu. Dalgaların ritmini ezberliyordu. Rüzgârın yönünü, akıntının değişimini, köpüklerin kayalara nasıl vurduğunu dikkatle izliyordu. Günler geçti... Haftalar geçti... Aylar geçti... Başkalarının gördüğü şey sadece denizdi; Papillon ise özgürlüğe açılan tek kapıyı arıyordu.

Sonunda beklediği anın geldiğine karar verdi.

Adada bolca bulunan eline geçirebildiği hindistan cevizlerini çuvalların içine koydu ve bu çuvalları tek tek birbirine bağladı. Son derece ilkel ama batmayacağını umut ettiği bir sal hazırladı. Sonra ağır adımlarla yüksek kayalıkların en uç noktasına yürüdü. Önünde uçsuz bucaksız okyanus vardı. Altında ölüm...Arkasında ise ömür boyu sürecek bir esaret. Bazen hayatta öyle anlar gelir ki, iki seçeneğiniz vardır. Ya yavaş yavaş tükenerek yaşamaya devam edersiniz ya da bütün korkularınızı arkanıza alıp bilinmeze doğru tek bir adım atarsınız. Papillon seçimini yaptı. İlkel salını gerilip fırlatabileceği en uzak noktaya attı. Sonrasında derin bir nefes aldı. Yıllardır zincire vurulmuş bedeniyle son kez gerildi ve kendisini de aynı boşluğa bıraktı. Saniyeler bir ömür kadar uzundu.

Kayalara çarpmadan suya ulaşmayı başardı. Fakat asıl mücadele şimdi başlıyordu. Dalgalar onu defalarca yuttu, akıntılar oradan oraya savurdu. Tuzlu su ciğerlerini yakıyor, bitkin bedeni her geçen dakika biraz daha güç kaybediyordu. Ama o, yıllarca hücrelerde öldürülmeye çalışılan iradesini bu kez okyanusa teslim etmeye niyetli değildi. Uzun uğraşlar sonunda Salına ulaştı. Saatler süren ölüm kalım mücadelesinin ardından akıntılar onu kıyıya doğru taşımaya başladı. O an sadece karaya çıkmamıştı. Yıllardır hayalini kurduğu özgürlüğe de kavuşmuştu. Böylece tarihin en unutulmaz ve en çok konuşulan hapishane kaçışlarından biri doğmuş oldu. Kaçışının ardından Venezuela'ya ulaşan Henri Charrière, burada yeni bir hayat kurdu ve yıllar sonra Venezuela vatandaşlığına kabul edildi. Geçmişinden kaçmak yerine onu kaleme almaya karar verdi. Ortaya çıkan Papillon adlı kitap kısa sürede yalnızca Fransa'da değil, bütün dünyada büyük bir yankı uyandırdı. Milyonlarca okura ulaştı, onlarca dile çevrildi ve insanların ceza kolonilerinin insanlık dışı koşullarını bir mahkûmun gözünden tanımasını sağladı. Bu etkileyici yaşam öyküsü daha sonra sinemaya uyarlandı. 1973 yılında Steve McQueen ile Dustin Hoffman'ın başrollerini paylaştığı film, sinema tarihinin klasikleri arasına girdi. Aradan kırk yılı aşkın bir süre geçtikten sonra ise, 2017 yılında çekilen yeni uyarlama bu unutulmaz hikâyeyi yeni kuşaklarla buluşturdu. Çünkü Papillon, yalnızca bir kaçış hikâyesi değildir. O, insan bedeninin değil, insan iradesinin sınırlarını anlatan ölümsüz bir destandır.

Bugün psikologlar Papillon'un davranışlarını incelediğinde dikkat çeken bazı özellikler görüyor:

· Umudu hiçbir zaman tamamen kaybetmemesi,

· Her başarısızlıktan ders çıkarması,

· Sürekli hedef belirlemesi,

· Zihnini aktif tutması,

· Korkuya rağmen harekete geçebilmesi,

· Kimliğini koruması.

Bu özelliklerin tamamı bugün mental dayanıklılık kavramının temel taşları arasında kabul ediliyor. Papillon'un hikâyesi yalnızca geçmişte yaşanmış dramatik bir olay değildir. Askerî eğitimlerde, özel kuvvet kurslarında, hayatta kalma eğitimlerinde, spor psikolojisinde, uzun kutup seferlerinde, uzay görevlerine hazırlanan astronotların psikolojik eğitimlerinde bile aynı gerçek öğretiliyor: İnsan önce zihninde teslim olur. Zihni teslim olmayan insan ise sandığından çok daha uzun süre mücadele edebilir.

Henri Charrière gerçekten suçsuz muydu?

Belki bunu artık kesin olarak bilemeyeceğiz. Tarihçiler, Charrière'in anlattığı her olayın birebir doğru olup olmadığını tartışmaktadır. Bazı bölümlerin diğer mahkûmların hikâyelerinden esinlenmiş olabileceği düşünülmektedir. Ancak Fransız Guyanası ceza kolonilerindeki ağır koşulların gerçek olduğu konusunda ciddi bir görüş birliği vardır. Tartışılmayan tek gerçek şudur: Fransız Guyanası ceza kolonileri binlerce insan için yaşayan bir cehennemdi. Ve Papillon adı, bugün hâlâ özgürlüğün, umudun ve insan iradesinin sembollerinden biri olarak yaşamaya devam ediyor. Papillon'un şu sözü ise bu mücadelenin özeti gibidir: "Beni özgürlüğümden mahrum bırakabilirsiniz, ama umut etmekten asla." Belki de bu nedenle Papillon, yalnızca bir mahkûmun değil, pes etmeyi reddeden bütün insanların hikâyesi olarak yaşamaya devam etmektedir. Çünkü bazen insanı kurtaran kasları değil, kırılmayı reddeden zihnidir.

"Papillon" hikâyesi, sinema tarihinin en etkileyici yapımlarından biri olarak kabul edilir. Ancak asıl kahramanın, Henri Charrière'in kendi sözleriyle bitirelim: "Özgürlük, insanın doğasında vardır. Onu ne kadar baskılarsanız baskılayın, bir gün mutlaka dışa vurur."