Güçlü Devletler Neden Hâlâ Ulusal Kimliklerini Koruyor?

Küreselleşme çağında sık sık aynı iddia dile getiriliyor:

Sınırlar önemini kaybediyor.”

Peki gerçekten öyle mi?

Eğer ulus devletler artık gereksiz hâle geldiyse neden dünyanın en güçlü ülkeleri ulusal kimliklerini korumak için bu kadar büyük çaba harcıyor?

Bu sorunun cevabı yalnızca ekonomiyle açıklanamaz.

Çünkü devletleri ayakta tutan şey yalnızca para değildir.

Ortak hafızadır.

Ortak amaçtır.

Ortak aidiyettir.

Bugün Çin’e baktığımızda yalnızca ekonomik bir güç görmeyiz.

Binlerce yıllık bir medeniyet bilinci görürüz.

Japonya’ya baktığımızda yalnızca teknoloji görmeyiz.

Geleneklerini modern hayatın içine taşıyan bir kültürel süreklilik görürüz.

Rusya’ya baktığımızda yalnızca askerî kapasite görmeyiz.

Tarihsel hafızasını ulusal kimliğinin merkezine yerleştiren bir devlet anlayışı görürüz.

Bu ülkelerin birbirinden çok farklı sistemleri olabilir.

Ancak ortak noktaları vardır:

Kültürü ve tarihi stratejik bir değer olarak görmeleri.

Çünkü tarih göstermiştir ki ortak kimliğini kaybeden toplumlar ortak geleceklerini de korumakta zorlanır.

Bunun örnekleri yakın geçmişte de yaşandı.

Bir zamanlar dünyanın en güçlü yapılarından biri olan Sovyetler Birliği parçalandı.

Yugoslavya dağıldı.

Haritalar değişti.

Sınırlar yeniden çizildi.

Ancak bu süreçlerin arkasında yalnızca ekonomik nedenler yoktu.

Kimlik krizleri de vardı.

Toplumsal aidiyet sorunları da vardı.

İnsanlar kendilerini ait hissettikleri hikâyelerden uzaklaştıklarında yeni aidiyetler aramaya başladılar.

Bu nedenle ulus devletler yalnızca siyasi kurumlar değildir.

Onlar aynı zamanda ortak hikâyelerin koruyucularıdır.

Bugün geleceğin dünyasını konuşurken sık sık teknolojiye odaklanıyoruz.

Yapay zekâyı, dijital dönüşümü ve yeni ekonomileri tartışıyoruz.

Fakat unutulan bir gerçek var.

Geleceği yalnızca teknoloji belirlemez.

Kimlik de belirler.

Bir toplumun kim olduğu sorusu, ne ürettiği kadar önemlidir.

Belki de bu nedenle geleceğin en büyük mücadelesi topraklar arasında değil, hafızalar arasında yaşanacaktır.

Çünkü bir millet önce sınırlarını değil, hikâyesini kaybettiğinde zayıflamaya başlar.

Yazı dizimizin son bölümünde küreselleşme ile ulusal kimlik arasında bir denge kurmanın mümkün olup olmadığını ve geleceğin dünyasında aidiyet duygusunun nasıl şekilleneceğini ele alacağız.