Sosyal medya platformları hayatımıza ifade özgürlüğünü güçlendirme vaadiyle girdi. İnsanlara seslerini duyurabilecekleri, fikirlerini paylaşabilecekleri ve birbirleriyle özgürce iletişim kurabilecekleri dijital alanlar sundu. Fakat bugün milyonlarca insan aynı soruyu soruyor:

Bizi gerçekten kurallar mı yönetiyor, yoksa neye göre çalıştığını bilmediğimiz algoritmalar mı?

Son günlerde özellikle Threads kullanıcılarından gelen şikâyetler dikkat çekici bir noktaya ulaştı. Ortak iddia şu: Herhangi bir nefret söylemi içermeyen, yalnızca Türk bayrağı kullanan ya da Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’e ait bir fotoğraf paylaşan hesapların kısıtlandığı veya kapatıldığı yönünde çok sayıda geri bildirim geliyor.

Eğer bu iddialar doğruysa burada sorulması gereken soru şudur:

Bir ülkenin bayrağını taşımak ne zamandan beri suç sayılıyor? Bir milletin kurucusunu anmak hangi evrensel hukuk ilkesine aykırı kabul ediliyor?

Hiç kimse nefret söylemini, ayrımcılığı ya da ırkçılığı savunamaz. Savunmamalıdır da.

Ancak millî kimliğini ifade etmek, ülkesinin bayrağını paylaşmak veya tarihî bir liderini anmak ile nefret söylemini aynı kefeye koymak, kavramların içini boşaltmaktan başka bir sonuç doğurmaz.

Irkçılık; bir milleti sevmek değildir.

Irkçılık; başka bir milleti aşağılamak, dışlamak ve insanlık onurunu hedef almaktır.

Bu iki kavram arasındaki çizgi silikleştiğinde yalnızca bireyler değil, ifade özgürlüğü de zarar görmeye başlar.

Fakat meselenin düşündürücü olan tarafı yalnızca bu da değil.

Geçtiğimiz günlerde sosyal medyaya yeni adım atmış bir kullanıcıyla karşılaştım. Platformdaki hızlı büyümesine kendisi bile şaşırıyordu. Kayda değer bir içerik üretmemişti. Instagram hesabı neredeyse boştu; takipçi sayısı oldukça düşüktü. Buna rağmen Threads hesabı kısa sürede on binlerce takipçiye ulaşmıştı.

Bunu bir suçlama olarak söylemiyorum. Elbette bunun teknik veya algoritmik bir açıklaması olabilir.

Ancak aynı günlerde yıllardır emek veren, kitapları okunan, fikir üreten yazarların, akademisyenlerin, gazetecilerin ve içerik üreticilerinin hesaplarının kısıtlandığına dair sayısız şikâyet görmek insanın aklına şu soruyu getiriyor:

Algoritma gerçekten kaliteyi mi ödüllendiriyor, yoksa görünmeyen başka dinamikler mi devrede?

Bir platform yeni hesapları öne çıkarabilir; bu kendi stratejisidir. Ancak aynı anda yılların emeğini, üretilmiş fikri ve güvenilir içerikleri görünmez hâle getiriyorsa, burada yalnızca teknik bir tercihten değil, ciddi bir güven probleminden söz edilmeye başlanır.

Çünkü dijital dünyada en değerli sermaye takipçi sayısı değil, güvendir.

Ve güven; açıklanamayan kararlarla değil, şeffaflıkla inşa edilir.

Bir başka çelişki ise ücretli doğrulanmış hesaplarda yaşanıyor.

Platform, kullanıcılardan doğrulanmış hesap hizmeti için ücret talep ediyor. Kullanıcı da bunun karşılığında daha güvenilir bir hizmet, daha şeffaf bir iletişim ve en azından yaşadığı sorunlarda ulaşabileceği etkili bir destek mekanizması bekliyor.

Peki ya bunların hiçbiri gerçekleşmiyorsa?

Ücret ödeyen, kimliğini doğrulayan ve platformun sunduğu hizmeti satın alan kullanıcı; hesabı kısıtlandığında muhatap bulamıyor, itirazlarına yanıt alamıyor ve çoğu zaman neden yaptırıma uğradığını öğrenemiyorsa burada şu soruyu sormak kaçınılmazdır:

Ücret karşılığında sunulan bir hizmette, kullanıcının sesinin duyulmaması yalnızca teknik bir eksiklik midir; yoksa dijital tüketici hakları ve adil hizmet anlayışı açısından yeniden değerlendirilmesi gereken bir durum mudur?

Şeffaflık yalnızca kullanıcıdan beklenemez.

Milyonlarca insandan kimliğini doğrulamasını ve hizmet için ücret ödemesini isteyen platformların da aynı şeffaflığı kendi kararlarında göstermesi gerekir.

Çünkü güven, tek taraflı kurulmaz.

Güven; hesap sorulabilen, açıklanabilen ve kullanıcıya saygı duyan sistemlerle inşa edilir.

Üstelik bu tartışma yalnızca Türkiye’ye özgü de değildir. Dünyanın birçok yerinde kullanıcılar uzun süredir sosyal medya platformlarının şeffaf olmayan moderasyon politikalarından, otomatik kısıtlamalardan ve gerekçesiz hesap yaptırımlarından şikâyet ediyor. İnsanlar hangi kuralı ihlal ettiğini öğrenemeden cezalandırıldığını düşünüyor. İtiraz mekanizmalarının yetersiz kaldığını, otomatik sistemlerin insan muhakemesinin yerini aldığını ifade ediyor.

Oysa adaletin ilk şartı açıklanabilir olmaktır.

Bir yaptırım uygulanıyorsa bunun gerekçesi de açıkça ortaya konmalıdır.

Bugün insanlar yalnızca hesaplarının değil, seslerinin de görünmez duvarlara çarptığını hissediyor.

Toplumları ayakta tutan şey, farklı görüşlerin susturulması değil; hukukun herkese eşit uygulanmasıdır.

Hiçbir dijital platform, milyonlarca insanın kimliğini, tarihini, kültürünü ya da millî sembollerini keyfî biçimde değerlendirecek bir otorite hâline gelmemelidir.

Bir bayrak, milyonlarca insanın ortak hafızasıdır.

Bir ülkenin kurucusu ise o milletin tarihinin ayrılmaz bir parçasıdır.

Bunları paylaşmayı nefret söylemiyle aynı kategoriye yerleştirmek yalnızca kavramları değil, adalet duygusunu da örseler.

Bugün insanlar, platformların yalnızca kurallarını değil; bu kuralların herkese eşit uygulanıp uygulanmadığını sorguluyor.

Çünkü hukukta olduğu gibi dijital dünyada da en tehlikeli şey, çifte standarttır.

Bir tarafta hiçbir açıklama yapılmadan kısıtlanan hesaplar…

Diğer tarafta hiçbir üretimi olmayan hesapların olağanüstü hızlarla büyümesi…

Bu tablo ister istemez şu soruyu gündeme getiriyor:

Sorun gerçekten kurallar mı, yoksa kuralların uygulanış biçimi mi?

Eğer gerçekten amaç güvenli bir dijital ortam oluşturmaksa, bunun yolu kullanıcıların sesini kısmaktan değil; şeffaflıktan, tutarlılıktan ve eşit uygulamadan geçer.

Çünkü algoritmalar hata yapabilir.

Toplu şikâyet kampanyaları sistemleri yanıltabilir.

Otomatik denetimler yanlış karar verebilir.

Ancak bunların hiçbiri, masum kullanıcıların ifade özgürlüğünün zarar görmesini haklı göstermez.

Dijital çağın en büyük sınavı teknoloji üretmek değil, teknolojiyi adaletle yönetebilmektir.

Çünkü hiçbir algoritma vicdanın yerini alamaz.

Hiçbir yapay zekâ, insan muhakemesinden daha değerli değildir.

Ve hiçbir platform, kendisini toplumların ortak hafızasının üzerinde göremez.

Hiçbir algoritma, bir milletin hafızasından daha güçlü değildir.

Hesaplar kısıtlanabilir.

Gönderiler görünmez hâle getirilebilir.

İnsanların erişimi azaltılabilir.

Ama fikirler susturulamaz.

Çünkü tarih bize hep aynı gerçeği göstermiştir:

Hakikat, eninde sonunda kendisine mutlaka bir yol bulur.