Önceki akşam büyük bir hata yaptık.
Açken karar verdik.

“Kanat yiyelim,” dedik, hastaneden müdür arkadaşımla.

Normalde insan açken hayati kararı vermez, biz menü seçtik. Üstelik öyle böyle değil: sınırsız.
Kelimenin kendisi bile başlı başına bir tuzak zaten. Sınırsız… Ne kadar masum, ne kadar cazip, ne kadar… Yanıltıcı.

Aslında niyetim evde, tertemiz bir şekilde, kendi yaptığım kanadı yemekti. Ama modern hayat dediğin şey, insanı en kısa yoldan en yanlış karara götürme sanatıdır.

Kendimizi bir anda Balgat’ta “sınırsız kanat” tabelasının altında bulduk.

2 Asli Kedi Ve Yanık Kanat
Hani Ankara’nın o meşhur “yemek hattı” vardır ya…
Restoranların, lokantaların, hızlı kararların ve çoğu zaman hızlı pişmanlıkların semti.

Orada iki tane “ünlü” kanatçı vardır.
Bilen bilir.

İnsan hangisine girse, doğru yerde olduğunu zanneder.
Ama aslında seçim yapmaz, sadece hikâyenin içine girer.

İçeri girdik.

Ve daha ilk adımda şunu hissettim:
Burada oturmak bile bir karardı.

Hava ağır.
Yağ kokusu sadece mutfaktan değil, duvarlardan geliyor.
Masalar… Sanki yıllardır aynı hikâyeyi dinlemekten yorulmuş.

Öyle bir koku ki bu; sadece üstüne sinmez, içine işler.
Saçına, kıyafetine, hatta sabrına kadar sızar.

İnsan bir noktadan sonra şunu düşünüyor:
“Ben burada yemek mi yiyeceğim, yoksa bu ortamla mücadele mi edeceğim?”

İlk tabak geldi.

Ve ben o an şunu anladım:
Bu bir yemek değil, bir sınavdı.

Kanatlar yanık. Yağ, sanki motor yağıyla akraba.
Görüntü: “Lütfen beni yeme” diye bağırıyor.

Ama açlık… Açlık çok acımasız bir şey.
İnsanı kendi standartlarına ihanet ettirir
.

Onar tane geldi. Yedik. Daha doğrusu, mücadele ettik.

Sonra dedik ki:
“Yeter, biz sınırsız falan yemeyelim.”

Garson: “Değiştiremem menüyü.”

Tamamda sen zaten yedikçe atmıyor musun, değiştiremediğin ne?

Tabii. Çünkü burada sınırsız olan tek şey yemek değil, dayatma.

Altışar tane daha geldi. Çünkü sistem öyle uygun görmüş.
Siz değil. Ve tam o sırada…

Sahneye hikâyenin en karakterli varlığı girdi:

Bir kedi.

Ama öyle sıradan bir kedi değil.
Özgüvenli. Net. Kararlı.
Mekânın gerçek sahibi gibi.

Masaya yaklaştı.
Bir pati attı. Kanadı aldı.

Ben sustum.
Çünkü içimdeki insan, o an içimdeki müşteriden daha güçlüydü.

Ama garson susturamadı kendini:

“Veremezsiniz.”

Dedim ki:
“Hem kediyi içeri almışsınız, hem besleme diyorsunuz. Bu nasıl bir mantık?”

Cevap?
Klasik: “Kediyi tanımıyorum.”

Ama kedi tanıyordu orayı.
Hem de hepimizden iyi tanıyordu. Ev sahibi gibi…

Sonra geldi o efsane cümle:
“Altı kanat için ceza kesiyorum. 40 TL’den 240 TL.”

Bir an durdum. Yanık kanatları zorla yedir,
sınırsız diye kilitle, üstüne bir de kediye verilen lokmayı cezalandır…

Bu artık işletmecilik değil, absürt tiyatro.

Sinirlendim.
Kalan kanatları aldım, kedinin önüne koydum.

“Al,” dedim, “en azından biri bu akşam hakkını yesin.”
Çünkü mesele para değildi artık.

Mesele şuydu:

Bir tabak yemeğin hijyeninden çok,
bir canlının açlığına gösterilen tahammülsüzlük
.

Bir yandan “sınırsız” diyorsun,
öte yandan paylaşmayı yasaklıyorsun.

İşte tam olarak burada, mesele yemek olmaktan çıkıyor.
Toplumsal bir aynaya dönüşüyor.

Çünkü “sınırsız menü” dediğimiz şey, aslında sınırsız tüketim hayalinin pazarlanmış hâli.
İnsanlara diyor ki: “Ne kadar yersen ye.”

Ama gerçekte olan şu:
Ne kadar yersen ye, yine de tatmin olmayacaksın.

Çünkü mesele açlık değil.
Mesele kandırılmak.

İnsanlar 28 kanadı az buluyor, sınırsıza yöneliyor.
Sonra önüne gelen şey… Yenmeyecek halde.

Ama sistem kazanıyor.
Çünkü sen o kararı açken verdin.

Ve en acısı ne biliyor musun?

O masada en doğru davranan tek canlı, o kediydi.

Ne kadar alması gerektiğini biliyordu.
Ne zaman durması gerektiğini biliyordu.
Ve paylaşmayı utanılacak bir şey olarak görmüyordu.

Biz mi?

Biz hâlâ “sınırsız” kelimesine kanıyoruz.

Kısacası… Bu ülkede mesele açlık değil; mesele, doyurulamayan bir tüketim hırsı ve susturulmuş bir vicdan.