“Hayat yirmi dördünde aldı onu bizden” İçlerindeki hüzünleri yansıtmadan dik duran yiğitlere, bir ömrü evlat yetiştirmek için feda edenlere, toprak parçası demeden canını siper edenlere, evlat yolu gözleyen analara, al bayrağa sarılıp gelenlerin babalarına, gökteki ay yıldıza, yerdeki yatan ay yüzlülere selam olsun…

Kunduracı bir babanın tek çocuğunun hikayesidir bu yazacaklarım. İstanbul’un kenar mahallesinin daracık bir sokağındaki bodrum katında beş metrekarelik küçük, rutubet ve karanlık bir dükkanda sabah namazıyla başlayan çekiç sesleri, gece yarılarına kadar devam ederek kazanılan bir hayatın ve bu hayatın getirdiklerinin, götürdüklerinin küçük bir parçasından kalanlardır yazacaklarım…

Seksenli yılların başı, ihtilal sonrası bir kış gününde doğmuştu Barış. Büyük bir kargaşadan çıkmış bir ülkenin belki de, barışa duymuş olduğu o doyumsuz özlemiydi barış adı. Anne uzun yıllardır anne olmanın özlemini bir şubat sabahı yenip kavuşmuştu Barış’ına. Dünya’ya gözlerini açan Barış için hayatın getirecekleri neler olacaktı.

Baba devlet memuruyken, ihtilal talan etmişti onu ve ailesini. Şehir, şehir sürülmüştü oradan oraya, ta ki Barış Dünya’ya gelene kadar. Düşüncesinden dolayı, memuriyetten atılmış, aylarca mahkeme mahkeme dolaşıp haklılığını anlatmaktan yorgun düşmüş bedeni, anlayamadığı hayatın gelgitlerine kapılıp gitmişti.  Kirasını aylardır ödemediği evinden çıkartılmamak için, birkaç yerden borç alıp evin ihtiyaçlarını çevirmeye uğraşsa da böyle olmayacağının kendisi de farkındaydı. 

Çocukluğunda kunduracı dükkanında ayakkabı boyacılığı ve küçük tamir işleriyle uğraşmıştı. Bir gün yine borç para almaya gitmiş olduğu arkadaşı, ona başka yapabileceğin iş yok mu diye sordu. Aklına kunduracılık yapabilirim diye geldi. Aklına gelen şeyi de arkadaşına söyleyiverdi. Arkadaşı apartmanlarının bodrum katındaki kömürlük olarak kullandıkları beş metrekarelik yeri gösterip, “Burayı ben boşaltıp, anahtarını vereyim sana. Sen burada kunduracılığa başlarsın sonra bakarız işlerin büyürse karşı sokağın köşesindeki dükkanı kiralarız sana” dedi…

Ertesi gün arkadaşı anahtarı getirip kunduracıya teslim etti. Anahtarı teslim etmekle kalmadı bir tülbende sarılı içinde bilezikler bulunan torbayı uzattı. “Bunu al başla işine. Gerisi gelir inşallah” değip kunduracının yanından uzaklaştı.  Kunduracı sanki yeniden hayata dönmüştü. Biran önce güzel karısına bu haberi vermek için evin yolunu koşar adımlarla arşınlamıştı. Büyük bir heyecanla anlatıyordu arkadaşının kunduracıya verdiği kömürlüğü ve içinde altın bilezikler bulunan tülbendi. Eşi böyle bir şeye kunduracının hazır olmadığını, ayrıca memuriyete ileride dönebileceğinden bahsedip bu işin uygun olmadığından bahsetti. Kunduracı içinde bulunduğu durumdan ötürü, eşinin bahsettiklerini doğrusu pek dinleyecek durumda değildi.

Evde yanmayan sobayı, oğlu Barış’ın daha ilk günden başlayan masraflarını, ödenmeyen kira borçlarını, elektrik, su, mutfak masraflarını ve bunu gibi onlarca gider kalemini düşündüğünde, kunduracı dükkanını açmaktan başka çaresinin olmadığını, susarak anlatıyor gibiydi aslında…

Kunduracı yatak odasına gitti uyamaya çalıştı ne mümkün, sabah olmamış, güneş doğmamıştı o gece. Uzun süren bir gecenin ardından sabahın ilk ışıklarıyla yataktan kaktı, eşini uyandırmadan üzerini giyip dün arkadaşının vermiş olduğu anahtarı ve bilezikleri alıp dışarıya çıktı. Sokağın başına geldiğinde, arkadaşının beyaz bir arabanın içinde onu beklediğini gördüğünde şaşırdı. Selamlaştılar ve arkadaşının arabasına binip doğru yola çıktılar. Kısa yolun sohbeti de doyumsuzdur. Derken arkadaşının apartmanın önüne beyaz arabayı park edip indiler. Kömürlüğe doğru arkadaşı ile birlikte gittiler. Kömürlük açıldı, içindeki öte beriler dışarıya çıkartıldı. Sabah dokuz henüz olmuştu ki, arkadaşının eşi balkondan seslenip kahvaltının hazır olduğunu, karşı sokaktaki fırından sıcak ekmek ve simit almalarını söyledi. Birlikte fırına gidildi, ekmek ve simit alınıp arkadaşının dairesine çıktılar. Balkonda hazırlanan kahvaltı yapıldı. Tekrar aşağı inip arabaya bindiler. Emin önüne doğru yolculukları başladı. Kunduracının arkadaşı Emin önüne geldiklerinde, kunduracı dükkanın ihtiyaçlarını olduğu sokağa gideceklerinden bahsetti. Kunduracı, arkadaşının dün vermiş olduğu içinde bilezikler olan tülbendi cebinden çıkartıp arkadaşına “Bunları bozduralım, öyle alışveriş edelim” dedi. Arkadaşı o senin borçlarını ödemek için verdiğim borçtu. Senin dükkanının bütün ihtiyaçlarını ben alacağım değip, ilk gördüğü dükkana girdi. Bütün malzemeler birer, ikişer alındı. Arabaya koyabilecekleri eşyalarını yanlarına alıp, dikiş makinesi ve diğer ağır malzemeler için dükkan sahibinden bir araç kiralayıp vermiş oldukları adrese göndermelerini rica ettiler…

Alışverişlerini yapan iki arkadaş tekrar evlerine doğru yola çıktılar. Çok geçmeden sabah boşaltmış oldukları kömürlüğün önüne geldiler. Nalburdan almış oldukları beyaz plastik boya ile kömürlüğün duvarlarını, mavi yağlı boya ile kapı ve pencerelerini boyadılar. Bir ertesi gün raflar, dikiş makinesi, malzemeler, küçük satabileceği ayakkabı boyaları, ipleri, cilaları, süngerleri de geldi. Kömürlük iki, üç gün içerisinde ayakkabı tamircisi ve yanında birkaç çift terlik, birkaç çift bayan ve erkek ayakkabısının da satılacağı kunduracı dükkanına dönüştü.

İlk günlerde gelen giden olmasa da bir hafta sonra, dükkan yavaş yavaş ayakkabı tamiri, boyası yapmak için gelen müşteriler ile buluştu. Kunduracı arkadaşının vermiş olduğu bilezikleri de bozdurup eşe dosta, ev sahibine, bakkala, manava olan borçlarını da ödedi. Günlük geçimlerine sağlayacak kadar para kazanmaya da başlamıştı. Her ne kadar eşi bu işe razı gelmese de, kimse kimseye durup dururken para vermeyeceği bildiğinden ses çıkartmaz olmuştu. Kolay değildi şüphesiz. İstanbul’un en iyi üniversitelerinden mezun olan kocasının, iyi mevkilerde devlet memuru olarak çalışırken, görevinden uzaklaştırılmasını, mahkemeler, sürgünler derken, şimdi eline de yakışmasa da ayakkabı tamircisi olmasını. Hayat ne garipti, doğrularını ülkenin temeli üzerine kuran, haksızlıklar karşısında dimdik durmaya çalışan bir insan, ancak bu kadar eğilebilirdi. İki büklüm halinde her sabah ayakkabı tamir etmek için çekiç sesleriyle akşamı etmenin verdiği derin boşluğu kim tarif edebilirdi…

Barış Kundura ayakkabı tamircisi diye yaptırdığı tabelayı kömürlüğün kapısının üzerine astığı gün, aslında bir daha eski günlerine dönemeyeceğini ve ömrünün sonuna kadar bu veya biraz daha iyi şartlardaki bir dükkanda bu işi yapacağını biliyordu. Günler, aylar böyle geçerken, bir yandan da kunduracı artık işlerini oturtmuş hem para kazanıyor hem de arkadaşından almış olduğu parayı biriktirmeye çalışıyordu. Oğulları Barış büyümüş artık emekliyordu...

Bir yandan, memuriyetine ilişkin davaları takip ediyor, bir yandan dükkandan vakit buldukça eski arkadaşlarıyla görüşüp fikir alışverişinde bulunuyordu. Kunduracılıkta bir yılını doldurmuş, biriktirmiş olduğu paraları arkadaşı istemese de zorla kendisine verip borçlarını ödemişti. Oğulları Barış bir yaşını doldurmuş, eşi de bu duruma istemeye, istemeye alışmıştı. Onun içinde kolay değildi. İstanbul’un en güzel semtlerinden birinde doğan, ailesinin durumu iyi olan, tahsilli bir genç kadının eşinin birden bu hallere düşmesi onu da derinden etkilemişti.

Ne demeli ki, Kul Kaderini Yaşardı...

1985 Yılının bitmesine birkaç hafta kalmıştı. Temizdeki davaları sonuçlanacaktı. Mahkemeye büyük bir heves, büyük bir haklılık ve kararlılıkla giden kunduracıya verilen bir yıl hapis cezası ve memuriyetten ömür boyu uzaklaştırma kararıydı. Oysa hiç yaşanmamış bir durumdu bu, haklı olduğun yerde değirmen çarkları dersine dönüp, seni suçlu göstermişti. O gün dükkanını açmadı. Yakın arkadaşının yanına gitti. Mahkeme kararını anlattı, hapis cezasını nasıl halledebilecekleri konusunda fikir alışverişinde bulundular. Oradan avukata gittiler. Hapis cezasının ertelenmesi için konuştular. Mahkemeye tekrar başvurdular. Hapis cezası ertelendi…

Kunduracı beş metre kare büyüklüğündeki kömürlükten bozma dükkanındaki işine dört elle sarıldı. Yapılacak zaten buydu ve başından beri biliyordu ki, eski günlere bir daha geri dönemeyeceğini. Bir yanda hüznü, bir yanda sevinci ellerine alıp, kunduracı dükkanının duvarlarına tek, tek asıyordu. Her çekiç sesinden çıkan keder mahalleye yayılıyordu. Buna da şükür ya rap değip, eski ayakkabılarının altına vurduğu pençenin küçük çivilerinde teselli alıyordu. Bir yandan bir işim var artık hem para kazanıyorum hem de borçlarımı ödedim değip sevinirken, bir yandan da artık ömür boyu bu işi yapacağını düşünüp, kara gözlerinden sessiz damlaları tamir ettiği ayakkabılarının üzerine bırakıyordu...

Bu duruma hem kendisi hem eşi zamanla alıştılar. Yıllar çabuk geçti. Kömürlüğe gelen müşteriler dışarıya taştı. Arkadaşı ile birlikte karşı sokağın köşesindeki tuhafiye dükkanın işleten Leyla hanımın dükkanını kiraladılar. Kömürlükten bir iki gün içerisinde taşındı. Artık dükkan diyebileceği bir yerde, birazda işleri büyütüp hem tamir, hem ayakkabı satacak duruma işleri getirdi. Yıllar çabuk geçti. Barış büyüyüp okula başladı. Eşi artık eski günleri yad etmekten uzaklaşıp, mevcudu yaşamaya, düzeni koruyama, eşi ve çocuğu ile ilgilenip mutlu olmaya başladı. İşler bir gün iyi, bir gün kötü, bir gün bulup, bir gün bulanamayan hayatlar şekilde devam etti. Evlerinde çorba ve makarnanın uzun süre eksik olmadığı sofralar ile eşinin fedakarlıkları ve kunduracı babanın geçmişe olan özleminin ezik hatıralarıyla Barış’larını okutmak için verilen mücadeleler ile yıllar geçti.

Barış on iki yaşına geldiğinde babasının sabahtan, akşama kadar ayakkabı tamir etmekten simsiyah olan elleri, sürekli eğilip çekiç sallamaktan kambura dönen sırtı ve annesinin belki de yıllardır yeni bir kıyafet almadan geçirdiği zamanların tükenmişliğini artık anlıyordu. Her şey eksik olabilirdi. Ancak Barış’ın geleceği, kötü de olsa beslenmesi, giyinmesi, okulu için anne ve baba elinden gelenin fazlasını her zaman yapıyorlardı…

Yıllar geçti Barış büyüdü. Liseyi Ankara’da yatılı kazındığı okulda okudu. Üniversiteyi İstanbul’da okudu. Mezun oldu. Kunduracı bir babanın vermiş olduğu hayat mücadelesinin belki de tek armağanı, oğlunun avukat olarak mezun olmasıydı. Oğlunun babasına yaşattığı gurur, çekilen bunca sıkıntının en büyük nişanesiydi. Barış’ı bugünlere getirmek için, çekiç sallarken geçirdiği iki kalp krizini de sessiz sedasız atlatmıştı. Kimselere söylenmeyenler birikir insanın yüreğinde, dert ağırlaştığında bir yerlerden ödenir bedeli…

Barış okulunu bitirmişti. Avukatlık stajını yaptığı ofisten iş teklif aldı. Bir hafta sonra ilk işine başladı. Küçük icra dosyalarının arasında adliye ve ofis arasında mekik dokumaya başladı. İlk maaşı ile annesine bir çift terlik, bir hırka ve babasına da kehribar bir tespih aldı. Bir yıla yakın bir süre avukatlık ofisinde yoğun mesailer yaparak, avukatlık alanında kendini geliştirmeye çalıştı. Derken bir sabah ofise avukatlıklarını yaptığı şirketten bir kız geldi. İcra dosyaları üzerine toplantı yaptılar. Gelen kız şirketin sahibinin kızı Suna’ydı. Toplantılar, görüşmeler, buluşmalar altı ay sürdü. Barış bir akşam konuyu anne ve babasına açtı. Aradan fazla zaman geçmeden Suna, Barış’ın annesi ve babasıyla tanıştı. Evlerine misafir oldu. Barış ve ailesi Suna’nın ailesiyle tanıştılar. Her şey yolunda devam etti. Bir akşam Suna’nın babası Suna ile birlikte Barış’ın avukatlık ofisine geldiler. Bu işin adını koyup kısa sürede yüzüklerin takılmasını, Barış’ın askere gidip geldikten sonra, evlenmelerini münasip gördüğünü söyledi.

Barış bu durumu anne ve babasına anlattı. Söz nişan hazırlıkları başladı, söz takıldı nişan yapıldı. Askere gitmek için kayıt işlemleri tamamlandı. Barış asker gününün gelmesini dört gözle bekler oldu. Anne babasının yıllarca dışarıda okuyan oğullarına hasretken, bir de vatani görevi için yine oğullarının yollarını hasretle bekleyecekti. Gün geldi, Barış askerlik celp kâğıdını aldı. Sivas’a, oradan da Şırnak’a askerlik görevini tamamlamaya gitti…

Günler, aylar, böyle gelip geçiyordu. Terör olaylarının her geçen gün artığı, televizyonların her akşam ajansında şehit haberi verdiği günlerdi. Kunduracı babanın kalp ağrısı gün geçtikçe artıyor ve haberleri dinlediğinde yüreği ağzına geliyordu. Barış, Cudi Dağının eteklerinde, vatan sağ olsun, al bayraklı bayrağım asılı dursun diye canla başla terörle mücadele ediyordu…

Kunduracı baba her zamanki gibi sabah ezanı ile kalktı namazını kıldı. Annesi sabah kahvaltıyı hazırlamak için mutfaktaydı. Evin telefonu seher vakti acı acı çaldı. Arayan Ordu komutanlığından rütbeli bir subaydı. Kunduracıya acı haberi verdi. Oysa güneş dahi doğmamıştı şehri İstanbul’un üzerine. Aradan yarım saat ya geçti ya geçmedi. Askeriyeden komutanlar, doktor, hemşire, ambulans ve birkaç askeri araç evin kapısının önünde durdular. Acı haberi kunduracıya ve karısına verdiler…

Ateş düşer kor olur ocaklar, yiğit düşer var olur topraklar…

Kunduracı babanın sol tarafına felç indi. Annesinin yüreği o sabah dağlandı. Bir sevda başlamadan yarım kaldı.

Bir daha ne Kunduracı dükkanını açıldı. Nede bir anne oğluna sarıldı. Yolunu gözleyen yâri bakamadı Barış’ın son gönderdiği fotoğrafına…

Zalim Cudi bir yiğidi daha düşürmüştü tuzağına. Verilen bir ömrüm, çekilen bir cefanın son meyvesini koparıp aldı dalından.

Dalgalansın diye bayrak, var olsun diye toprak için, bir Barış değil, bin Barış veda olsun.

Vatan Sağ Olsun…

Seni seviyor ve gurur duyuyorum Kunduracı Amcam…