Diyarbakır, bu ülkenin en kadim şehirlerinden biridir. Surlarıyla, türküleriyle, acısıyla, sevinciyle Türkiye’nin hafızasında özel bir yere sahiptir. Bu şehrin insanı; asker de vermiştir, öğretmen de, sanatçı da, sporcu da… Dolayısıyla Diyarbakır’ı yalnızca siyasetin ya da terörün merceğinden okumak, o şehrin milyonlarca insanına yapılacak büyük bir haksızlıktır.

Tam da bu nedenle spor kulüplerinin kimliği tartışılırken dikkatli olunmalıdır. Yıllarca bu ülkenin futbol hafızasında yer etmiş bir Anadolu kulübüydü. Yeşil-kırmızı renkleriyle yalnızca bir futbol takımını değil, Diyarbakır’ın Türkiye liglerindeki temsilini ifade ediyordu. Kulübün ismi doğrudan şehrin adıyla anılıyor, insanlar tribünde siyasi kimliklerini değil takım sevgisini taşıyordu. Diyarbakırspor’un isim babası olarak anılan isimlerden biri dönemin Diyarbakır valilerinden ve şehir yöneticilerinden gelen yerel spor girişimcileridir; yani kulüp, ideolojik bir ayrışma değil şehir aidiyeti üzerinden şekillenmişti. Fakat sonraki süreçte ortaya çıkan konsepti, yalnızca bir isim değişikliği olarak görülmedi. Çünkü “Amed” ismi etrafında oluşturulan siyasi atmosfer, futbolun doğal rekabet alanını aşan bir sembol mücadelesine dönüştürüldü. Özellikle terör örgütü PKK çizgisine yakın çevrelerin, kulübü yalnızca sportif başarıyla değil kimlik siyasetiyle öne çıkarma çabası toplumda ciddi rahatsızlık oluşturdu.

Burada önemli olan nokta şudur: Diyarbakır halkı ile terör örgütünü aynı kefeye koymak büyük bir yanlıştır. Bölgede yaşayan milyonlarca vatandaş; huzur, iş, güvenlik ve normal bir hayat istemektedir. Çocuklarının iyi eğitim almasını, takımının maç kazanmasını, şehrinin kalkınmasını arzulayan insanların tamamını siyasi projelerin parçası gibi göstermek adil değildir.

Burada önce iki farklı kulübün sık sık karıştırıldığını netleştirmek gerekir:

Diyarbakırspor ayrı bir kulüptür. Amed Sportif Faaliyetler ise köken olarak Diyarbakır Büyükşehir Belediyespor’dan gelen farklı bir kulüptür. Yani “Diyarbakırspor’un adı doğrudan Amedspor oldu” demek teknik olarak tam doğru değildir. Kamuoyunda bazen böyle algılansa da, resmî kulüp tarihi açısından bunlar farklı yapılardır. Şöyle özetlenebilir: Diyarbakırspor, 24 Haziran 1968’de Diclespor ile Yıldızspor’un birleşmesiyle kuruldu. İlk adı doğrudan “Diyarbakırspor”du. İlk başkanı dönemin Diyarbakır Belediye Başkanı Nejat Cemiloğlu’ydu. Amedspor’un kökeni ise Diyarbakır Büyükşehir Belediyespor’a dayanır. Bu kulüp 2014–2015 döneminde “Amedspor” adını kullanmaya yöneldi. İsim değişikliği kulüp yönetimindeki Olağan Genel Kurul'da oy çokluğuyla alınan bir kararla gerçekleşti. Türkiye Futbol Federasyonu başlangıçta doğrudan “Amedspor” ismini onaylamadı. Daha sonra 2015 yılında kulübün adı resmî olarak “Amed Sportif Faaliyetler Kulübü” şeklinde tescil edildi.

Amedspor'un kökeni 1972'ye dayanıyor, Kulübün isim dönüşümleri şöyle:

1972–1985: Melikahmet Turanspor → 1985–1990: Melikahmetspor → 1990–1993: Diyarbakır Belediyespor → 1993–1999: Diyarbakır Büyükşehir Belediyespor → 1999–2010: Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi DİSKİspor → 2010–2015: Diyarbakır Büyükşehir Belediyespor → 2015–günümüz: Amed Sportif Faaliyetler.

“Amed” ismi, Diyarbakır’ın Kürtçe kullanımındaki isimlerinden biridir. Kulüp yöneticileri ve destekleyen çevreler bunu kültürel kimlik vurgusu olarak savundu; eleştiren kesimler ise bunun futbol üzerinden siyasi sembolleştirme olduğunu ileri sürdü. Bununla birlikte, Türkiye’de birçok kişi kulübün etrafında oluşan siyasi atmosferin PKK çizgisine yakın söylemlerle ilişkilendiğini düşünmektedir. Öte yandan kulübü destekleyen herkesin terör örgütüyle bağlantılı olduğu sonucu da çıkarılamaz. Bu ayrımı yapmak önemlidir.

Ancak aynı şekilde, sporun siyasal ayrışma üretmek için kullanılmasına itiraz etmek de meşru bir duruştur. Sık sık verilen “ ve Katalonya” örneği de bu nedenle dikkatle değerlendirilmelidir. Barcelona, İspanya’daki tarihsel ve sosyolojik bir sürecin ürünüdür. Türkiye’nin güvenlik gerçekliği, terörle mücadelesi ve toplumsal yapısı ise tamamen farklıdır. Bu örneği Türkiye’ye birebir taşımaya çalışmak, futbol üzerinden yeni fay hatları üretme riskini beraberinde getirir.

Spor; insanları ayrıştırmak için değil, ortak bir sevinç etrafında toplamak için vardır. Bir stadın tribünlerinde insanlar aynı gole sevinirken etnik kökenlerini sormazlar. Müzik nasıl evrenselse, sanat nasıl ortak bir insanlık diliyse, spor da aynı şekilde ortak aidiyet üretmelidir. Tribünler ideolojik kamplaşmanın değil, centilmen rekabetin alanı olmalıdır. Türkiye’nin ihtiyacı olan şey; şehir takımlarının etnik veya siyasi semboller üzerinden değil, altyapılarıyla, yetiştirdikleri sporcularla, centilmenlikleriyle anılmasıdır. Diyarbakır’ın gençleri de başka şehirlerin gençleri gibi başarı hikâyeleriyle gündeme gelmelidir. Çünkü bu ülkenin birliği, farklılıkların çatışmasıyla değil ortak kimlik içinde buluşmasıyla güçlenir.

Bugün yapılması gereken; ne bölge insanını ötekileştirmek ne de sporu ideolojik propaganda alanına çevirmektir. Asıl mesele, futbolun yeniden futbol olarak kalabilmesidir. Futbolun konuşulduğu her ortamda bazı benzetmeler vardır; kulağa ne kadar şık gelirse, insanlar o kadar kolay ikna olur. Amedspor tartışmalarında da tam olarak bu yaşanıyor. Biri çıkıp Barcelona örneğini özenle masaya koyuyor, ardından salondaki herkes başını sallamaya başlıyor. Çünkü artık itiraz etmek, tiyatroda telefonun çalması gibi “rahatsız edici” görülüyor. Oysa bu benzetme, giydirilmeye çalışılan elbiseye hiçbir yerinden uymuyor. İki şehir arasındaki fark, Camp Nou ile Atatürk Olimpiyat Stadı arasındaki mesafeden çok daha derin. Hatta şöyle söyleyelim: Barcelona’yı Diyarbakır’a benzetmek, Audi’yi Tofaş’la kıyaslamak gibidir, ikisi de dört tekerlekli, ama biri otobanda 220 basarken diğeri rampa yukarı beyni sulandırır.

Katalanların elinden dili alındı, bayrakları yasaklandı. Camp Nou, diktatörlük döneminde muhalefetin nefes alabildiği tek kapalı alan haline geldi, çünkü başka yer ya yoktu ya da dayak yemek garantiydi. "Més que un club" boş laf değildi; altında yirmi yıllık bir faşizm vardı, belgeli, fotoğraflı, tarihin en karanlık sayfalarında albümü yapılmış bir baskı rejimi. Franco rejiminin Katalanca’yı ve Katalan bayrağını yasakladığı dönemde, Camp Nou statı Katalanların bir araya geldiği ender yerlerden biriydi. Yani Barcelona’nın siyasi yüklenmişliği, bir diktatörlüğe karşı demokrasi ve kültürel varlık mücadelesi olarak şekillenmiştir.

Türkiye’de ise böyle bir tarihsel zemin yoktur. Diyarbakır, Osmanlı’dan bu yana Türkiye’nin ayrılmaz bir parçası olmuş, hiçbir dönemde ne bir diktatörlük ne de bir sömürge yönetimi tarafından Katalonya benzeri bir asimilasyon politikasına tabi tutulmuştur. Kürtçe konuşmak yasaklanmamış, aksine son yirmi yılda devlet televizyonunda Kürtçe yayınlar yapılmış, üniversitelerde Kürt dili ve edebiyatı bölümleri açılmıştır. Yani Diyarbakır’ın bir “direnç” sembolüne ihtiyacı yoktur, çünkü direneceği bir baskı rejimi mevcut değildir.

Diyarbakır için aynı hikâye anlatılmaya kalkışıldığında ise tablo bir komedi filmine döner. Kürtçe, devlet televizyonunda prime time’da haber okuyor. Üniversitelerde Kürt dili ve edebiyatı bölümleri var hoca bile bulabiliyorlar. Seçilmiş belediye başkanları Kürtçe nutuk atıyor kimse onları jandarma eşliğinde götürmüyor. Bunu Franco’nun İspanyası’yla kıyaslamak, bir tarafta Picasso’nun Guernica’sını, öte tarafta top oynarken cam kıran çocuğu yan yana koyup "ikisi de sanat" demek kadar trajikomiktir.

Franco, Camp Nou’yu kapatamazdı çünkü halk başka yerde toplanırsa sokaklar yanardı. PKK ise stadı değil, her şeyi kapatmak için otuz yıl boyunca dağda, mezralarda katliam yaptı, okul kapattı, köy kapattı, cenazelerde ağıt yaktırdı.

Ve işin can alıcı noktası: Barcelona bu siyasi yükü yüklendi ve bitti. Franco gitti, İspanya demokratikleşti. Katalonya kendi parlamentosunu kurdu, seçim yaptı, referanduma gitti kimse bu süreçte karakollara molotof atmadı, öğretmenleri öldürmedi, polis aracını taramadı. Benzetmeyi sonuna kadar götürmek isteyenler tam burada durmak zorunda kalıyor yoksa kendi tuzağına düşer.

Tribünde Poster Açmak Başka, Bayrak Açmak Başka, Bombacının Posteri Açmak Bambaşka

Hiçbir Katalan siyasi hareketi, Barcelona Kulübü ile bağlantılı olarak silahlı bir terör örgütü kurmamış, polis karakollarına saldırmamış, askerlere pusu kurmamıştır. PKK ise uluslararası literatürde hala aktif bir terör örgütü olarak kabul edilmektedir.

Örgüt, 1980’lerden bu yana yüzlerce sivil, güvenlik görevlisi ve öğretmeni katletmiştir. Bu noktada hayati bir ayrım daha yapmak gerekir: Diyarbakır halkı ile PKK’yı aynı kefeye koymak büyük bir yanlıştır. Ancak PKK çizgisine yakın çevrelerin, Amedspor tribünlerini terör propagandası için kullanması, maçlarda örgüt elebaşlarının posterlerini açması, “şehit” dedikleri teröristler için anma törenleri düzenlemesi, bu kulübü Barcelona benzeri masum bir kimlik kulübü olmaktan çıkarmıştır. Barcelona’nın tribünlerinde hiçbir zaman bir terör örgütünün bayrağı dalgalanmamış, hiçbir maç öncesi “ETA’ya selam” pankartı asılmamıştır. Amedspor’un ise ne yazık ki bu anlamda ağır bir yükü vardır. Barcelona’nın “Més que un club” mottosu, kendi tarihsel koşullarında bir anlam taşır. Ancak bu anlayışın Türkiye’deki her şehir takımına uyarlanması, ülkeyi bir kimlik savaş alanına çevirmekten başka bir işe yaramaz. Bir spor kulübünün kimlik taşıyıcısı olması mümkündür. Tarihte bunu yapabilen örnekler vardır. Ama bu taşıma işi bir noktayı geçince futbol biter, arena başka bir amaca hizmet etmeye başlar tıpkı cami avlusunda düğün davulu çalmak gibi, her şey karışır

Amedspor tribünlerinde çekilen bazı fotoğraflar bu sınırı defalarca aşmıştır. Aktif terör örgütü elebaşlarının posterleri? Var. Silahlı militan cenazelerini "şehit" diye anan saygı duruşları? Var. Pankartlar, içi boşaltılmış söylemler? Hepsinden bol.

Barcelona'nın tarihinde ise ETA bayrağı dalgalanmadı. Basklı futbolcular Athletico formasını gururla giydi ama kimse tribünde bombacının fotoğrafını açmadı. İspanya Futbol Federasyonu arşivlerini karıştırsa böyle bir anı kayıt altına alamaz çünkü yaşanmamış.

FC Barcelona bir dönemin simgesiydi. Amedspor ise aynı dönemin içinde savruluyor; tıpkı akıntıya kapılmış bir sala bindirilmiş de küreği zorla eline tutuşturulmuş gibi. Hâlbuki ortak paydada buluşup tek millet olma çıpasını denize salmalı, demir atmalı ve bu yüce milletin köklerine sımsıkı sarılmalıdır.

Kürt kimliğiyle PKK ideolojisini aynı kefeye koymak büyük bir haksızlıktır bunu altın harflerle yazalım. Ancak işin tersi de bir haksızlıktır: Tribünde örgüt propagandası yürütülürken bunu "kültürel kimlik ifadesi" diye geçiştirmek, gerçek kimlik ifadesine de ihanettir.

Buyur Sor Bakalım – Trabzon Laz Kimliğinin Kulübü mü?

"Amedspor kimliği temsil eder" argümanını kabul edip mantığı sonuna taşırsanız, işte o zaman kimsenin kaçışı kalmaz. Soruyoruz?

Trabzonspor neden Laz kimliğinin kulübü değil? Karadeniz’de Lazca konuşanlar, Laz bayrağı, Laz türküleri var. Ama Trabzon maçlarında neden “Lazistan” tezahüratı yapılmıyor? Çünkü kimse kalkıp Laz kimliğini tribünde bir silah gibi kullanmadı. Göztepe neden Rum kültürel mirasının temsilcisi sayılmıyor? İzmir’de Rum taşları, Rum şarkıları, Rum hatıraları var. Ama Göztepe taraftarı çıkıp Rum milliyetçiliğinin sembollerini açmıyor. Nedeni basit: Futbol, kimliklerin savaş alanı değil. Mersin İdman Yurdu neden Arap kimliğini taşımıyor? Çünkü futbol, etnisite öğretmeni değildir.

Bu soruları sormak saçma geliyor, değil mi? Evet, çok saçma. Çünkü Türk futbolunun büyük çoğunluğu bu mantığa hiçbir zaman razı olmadı. Trabzon taraftarı Laz bayrağı açmadan da yüksek kimlik bilincine sahipti. Bursaspor, Osmanlı mirasını sahaya taşımadan tarih yazdı. Futbol kimliklerden beslenebilir ama asla onların silahı olamaz. Silah olursa, sonuç Ortadoğu ligi olur.

Anayasa Satırları Boşa Yazılmamıştır

İspanya çok uluslu bir devlettir, bunu anayasasında açıkça kabul eder. Katalonya’yı "tarihi millet" olarak tanıyan hukuki bir çerçeve vardır. Bu çerçeve Barcelona Kulübü’ne ne isim seçeceğini, hangi dili kullanacağını, tribünde ne açacağını tartışma dışı bırakmıştır orada her şey serbest, çünkü devlet öyle demiştir. Oysa bu ülkenin kurucu felsefesi, “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkesi Türk saymak” temeline dayanır. Bu anlayış içinde Kürt, Laz, Çerkes, Boşnak, Arap hepsi “Türkiyeli” çatısı altında eşit vatandaşlardır. Ancak bu eşitlik, her etnik kimliğin bir spor kulübü üzerinden siyasallaşması anlamına gelmez. Tam tersine, sporun evrenselliği tam da bu kimlikleri tribünde dışarıda bırakabilme başarısıdır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 3. maddesi ise başka bir zemin çizer: "Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür." Bu bir tercih değil, kurucu bir ilkedir tıpkı evin temeline su katılmaması gibi.

"Amed" adının kulübe verilme süreci TFF'nin kapısında takılıp kalmış, ancak uzlaşmayla çözüme kavuşabilmiştir. Barcelona'nın adı ise İspanya Federasyonu'nda hiç tartışılmamıştır. Neden? Çünkü iki devletin hukuki zemini aynı değildir, birinde Katalonya vardır, ötekinde 3. madde.

Hukuk farklıysa, benzetme orada biter. Hukuku görmezden gelmek akademik özgürlük değil, siyasi tercihtir hatta biraz da sığlık.

Barcelona Yeter mi? – Yeter de Artar, Ama Burada Değil

Barcelona örneği insana güzel bir his verir: sanki mesele anlaşılmış, haklılık zemini bulunmuş, herkes kucaklaşacak. Oysa bu hissin ömrü, bir sabah kahvesi içtikten sonra tuvalete gidene kadardır. Çünkü Katalonya mücadelesi, bir diktatörlüğe karşı demokratik direnişin hikayesidir. Amedspor meselesi ise demokratik bir devletle silahlı bir örgüt arasındaki gerilimin futbola sıçramasıdır.

Barcelona ve Katalonya örneği, tarihsel olarak bir diktatörlükten demokrasiye geçişin, kültürel baskıya karşı direnişin ve yasal çerçevede çok uluslu bir devlet anlayışının ürünüdür. Türkiye ise ne bir diktatörlük geçmişine sahiptir ne de bir sömürge yönetimi görmüştür. Üstelik, PKK gibi aktif bir terör örgütünün varlığı, bu benzetmeyi tamamen anlamsız kılmaktadır. Sporu, terörün gölgesinden çıkarıp yeniden ortak bir sevinç kaynağı haline getirmek isteyenlerin, Barcelona örneğini bir kenara bırakıp Türkiye’nin kendi gerçekliğiyle yüzleşmesi gerekir. Asıl mesele, kimliklerin tribüne taşınıp taşınmayacağı değil, futbolun yeniden futbol olarak kalıp kalamayacağıdır. Bu ikisini aynı cümleye koymak, farklı suçlamalar için aynı avukatı tutmaya benzer: belki mahkemede bir dakika işe yarar, ama dışarıda kimseyi kandıramaz.

Türk futbolunun asıl ihtiyacı, kimlikleri tribünden kovmak değil onları kovamazsınız ki. Asıl ihtiyaç, kimlikler üzerinden yürütülen siyaseti sahadan çıkarmaktır. Futbol bu ülkede de ortak bir sevinç kaynağı olabilir. Bunun için tek yapılması gereken şu: siyasi benzetme depolarını kapatmak, elindeki toprağın gerçekliğine bakmak.

Çünkü ne diyordu atalar: "Benzetme yeter ki iyi olsun..." Gerisi gerçekten çorap söküğü gibi gelir ama önce doğru çorabı giymek lazım.

Yazarın notu: Bu yazıyı okuyup "hâlâ Barcelona diyenler var" diye sinirlenmek serbesttir. Ancak sinirlenmeden önce, hangi devlette yaşadığınızı hatırlamanız önerilir.