Türkiye’yi birinci derecede ilgilendiren Kıbrıs meselesinde son gelişmeleri, bu millet olarak yine Rum basınından öğrenmeye devam ediyoruz. Ne gam! Zaten 2004 Annan Planı’nda da, 2017 Crans Montana’da da aynı senaryoyu izlemiştik. Şimdi ise Politis ve Phileleftheros kardeşlerimiz bize müjdeler veriyor: BM Genel Sekreteri Guterres ve özel temsilcisi Holguín, yeni bir 5+1 formülü üzerinde çalışıyormuş. Federasyon eksenli yeni modeller, garantörlüğün dönüştürülmesi, NATO merkezli güvenlik paketleri… Vay canına! Sanki Kıbrıs’ta yeni bir tatil beldesi kuruluyor da broşürleri Güney’den dağıtılıyor.

Bu arada, Heybeliada Ruhban Okulu’nun Eylül’de açılacağı haberi de aynı anda düşmüşken, “acaba birbirini tamamlayan iki perde mi?” diye düşünmeden edemiyor insan. Ama hayır, biz resmî teyit bekleyelim. Teyit gelene kadar da Rum gazetelerini okumaya devam. Ne olsa bu memlekette gazeteci bol, ama doğru dürüst dış haber kaynağımız yok mu? Var elbette, ama onlar da Atina’daki meslektaşlarının çevirisiyle yetiniyor. Güzel, değil mi?

KIBRIS TÜRKÜ’NÜN SABIR FERYADI

Bir adanın tam ortasında, kuzeyde sessiz sedasız yaşayan bir halk var. Onlar yıllardır ambargolara, izolasyonlara rağmen ayakta durmayı başarmış, kendi bayrağını dalgalandırmış, kendi devletini kurmuş bir millet. Ama nedense her "barış görüşmesi" dediklerinde, bu halkın varlığı sanki bir dipnotmuş gibi masaya sürülüyor. Güney’de Rumlar, Avrupa Birliği’nin şımarık çocuğu olarak ellerini kollarını sallayarak dolaşırken, Kuzey’deki Türkler “acaba bu sefer ne isteyecekler?” diye bekliyor.

İşin acı tarafı, bu beklentiyi bile Rum basınından öğreniyoruz. Yıllardır süregelen bu tek taraflı bilgi akışı, bize şunu gösteriyor: Kıbrıs’ta bir şeyler dönerken, Türk tarafı ya susuyor ya da susmaya mahkûm ediliyor. 2004’te Annan Planı’nda olduğu gibi, “Evet” diyen taraf biz olmamıza rağmen, sonuçtan zararlı çıkan yine biz olduk. Şimdi aynı oyunun daha sofistike bir versiyonuyla karşı karşıyayız.

TARİH TEKERRÜRDEN İBARETTİR – BİZ İSE HÂLÂ ŞAŞIRIYORUZ

Dönelim eski günlere. 2004’te Annan Planı masadaydı, Kıbrıs Türk tarafı ‘evet’ derken, Rum tarafı ‘hayır’ dedi ve sonuçta Kıbrıs Cumhuriyeti AB’ye tek başına girdi. Biz de ‘ama federasyon olmadı’ diye avunduk. 2017 Crans Montana’da ise masada garantörlük kalkıyordu, Türk askerinin çekilme takvimi konuşuluyordu, biz ‘olur mu öyle şey’ deyip masayı devirdik (hatırlayanlar bilir, tam devrilmedi ama epey sallandı).

Şimdi aynı sahne yeniden kuruluyor. BM’nin yeni temsilcisi, tıpkı eski oyuncular gibi ‘federasyon’ ve ‘güvenlik’ sözcüklerini harmanlıyor. Üstelik bu kez NATO’nun gölgesi daha belirgin. Garantörlük meselesine gelince: Türkiye’nin etkin ve fiilî garantörlüğü, Kıbrıs’ta barışın teminatıdır. Bunu herkes bilir. Ama nedense her 5-6 yılda bir bu teminatı ‘dönüştürmek’ isteyenler çıkar. Dönüştürmekten kastınız nedir, acaba? Garantörlüğü tatlandırıp şekerli su mu yapacaksınız? Yoksa NATO şemsiyesi altında eritip ‘herkes eşit güvende’ mi diyeceksiniz?

Bizce bu, “Denizde balığı gösterip, ama avlanma yasağı” demeye benzer. Ama neyse, biz yine Rum basınından öğrenmeye devam edelim; zira resmî kanallar bu tür spekülasyonlara cevap vermekte çok meşgul – zirve hazırlığı, protokol sıralaması, yemek menüsü derken vakit kalmıyor.

Peki, neden tam zirve öncesi? 7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılan NATO Zirvesi’ öncesi Rum basınının bu manşetleri atması hiç mi hiç tesadüf değildi.

Ve aynı günlerde; Yunanistan Başbakanı Kyriakos Mitsotakis, Ankara'daki 2026 NATO Zirvesi'nde Türkiye'yi doğrudan "tehdit" kelimesiyle nitelemedi. Ancak Türkiye'yi kastederek şu ifadeleri kullandı:

"Ülkem, karasularını genişletme yönündeki yasal hakkını kullanması halinde Türkiye'nin hâlâ açık bir savaş tehdidi (open threat of war) ile karşı karşıyadır."

Aynı açıklamada ayrıca şunları söyledi: "Bir ittifak, iyi komşuluk ilişkileri temel ilkesine dayanmalıdır."

Ve "NATO savunma amaçlı bir ittifaktır. Bu tür sorunların iyi komşuluk ve iş birliği ruhuyla çözülmesi gerekir." Zirve sonrasındaki basın toplantısında ise bu konuyu tekrar gündeme getirerek şunları ifade etti: "Türkiye'nin 1995'ten beri sürdürdüğü casus belli (savaş sebebi) kararı, İttifak'ın ruhuyla bağdaşmıyor. Bunun artık geride bırakılmasının zamanı geldi."

Özetle, Mitsotakis "Türkiye NATO için bir tehdittir" demedi. Ancak Yunanistan'ın Türkiye'den "açık savaş tehdidi altında olduğunu" ve 1995 tarihli casus belli kararını NATO'nun ruhuna aykırı gördüğünü dile getirdi.

Kıbrıs, NATO’nun doğu kanadında bir “çıban başı” olarak görülüyor olabilir mi? Türkiye’nin garantörlüğünün, ittifakın güneyindeki denklemleri bozduğu düşünülüyor olabilir mi? Elbette düşünülüyor.

Zaten Guterres’in özel temsilcisi Holguín’in göreve gelir gelmez “Kıbrıs’ta yeni bir vizyon” açıklaması, bunun sinyaliydi. Şimdi ise o vizyonun perde arkası, Yunan ve Rum basınında deşifre ediliyor. Bir yandan “iki devletli çözüm” kabul edilmiyor, diğer yandan “federasyon” dayatılıyor. Ama bu federasyonun içi boş. İçine NATO’yu, AB’yi ve garantörlüğün zayıflatılmış halini koyuyorlar. Kısacası, Türkiye’nin adadaki varlığını eritmeye yönelik bir reçete. Biz ise bu reçeteyi eczaneden değil, Rum gazetelerinin üçüncü sayfalarından öğreniyoruz.

BEŞPARMAK’TAN MAVİ VATAN’A STRATEJİK BİR KARA PARÇASI

Şimdi gelelim asıl meseleye. KKTC, bizim için neydi? ‘Yalnızca bir ada parçası’ mı? Hayır, asla! KKTC, Doğu Akdeniz’deki güvenlik kuşağımız, Mavi Vatan’ın kilit taşı, Anadolu’nun güneye açılan kalkanıdır. Hatta kış aylarında Girne’de yediğimiz portakalın tadı bile ayrıdır, orası ayrı. Ama ne yazık ki bazı çevreler (adlarını zikretmeye gerek yok, Rum ve Yunan basınında boy gösteren ‘bazıları’) bu coğrafyayı sanki bir otoparkmış gibi yeniden düzenlemek istiyor. ‘Şuraya bir federasyon, buraya bir iki bölgeli yapı, oraya da NATO karargâhı…’ derken, Beşparmak Dağları’ndan Türk bayrağının indiği günü hayal edebiliyor musunuz?

Biz edemiyoruz, ama belli ki bazılarının rüyalarında o bayrak yerine yıldız işaretli mavi bir flama var. Oysa Beşparmak Dağları, sadece bir dağ değildir; Kıbrıs Türkü’nün özgürlük direnişinin simgesidir. O bayrak, 1974 Barış Harekâtı’nın, Kıbrıs Türkü’nün katliamdan kurtuluşunun ve Anavatan Türkiye’nin oradaki sonsuz varlığının nişanesidir. Bunu kimse unutmasın.

Ha, bu arada Ankara’nın ev sahipliği yaptığı NATO Zirvesi var ya, işte o zirvenin hemen öncesinde bu haberlerin patlaması ne büyük ‘tesadüf’. Değil mi? Hiç mi hiç planlanmamıştır elbette. Guterres ve Holguín, tam zirve arifesinde böyle bir müjde verirler; Ankara ise ‘hoş geldiniz’ derken bir yandan da Rum basınının manşetlerini okur. İşte diplomasi budur. Biz de ‘her şey kontrol altında’ der, yolumuza bakarız. Ama içimizden bir ses, “Acaba bu sefer farklı mı?” diye fısıldar durur.

STRATEJİK DERİNLİK Mİ, STRATEJİK SESSİZLİK Mİ?

Türkiye’nin Kıbrıs politikasının temelinde, “Ada’da kalıcı barış” değil, “Ada’da kalıcı Türk varlığı” vardır. Çünkü tarih bize göstermiştir ki, Kıbrıs’ta Türk varlığı zayıfladığında, orada barış da zayıflar. Rumlar, 1963’te Kıbrıs Türklerini sıkıştırdığında, Ada’da barış mı vardı? 1974 öncesinde EOKA terörü estiğinde, Ada’da huzur mu vardı? Hayır. Barış, ancak ve ancak Türkiye’nin caydırıcı gücüyle sağlanmıştır.

Şimdi ise bize “Garantörlüğü NATO ile paylaşın” diyorlar. Peki, NATO üyesi Yunanistan’ın, Kıbrıs’ta Türkiye aleyhine nasıl bir tavır aldığını gördük. NATO, Kıbrıs’ta Türkiye’nin yanında mı yer aldı? Tam tersine, Rum Kesimi’nin AB üyeliğini destekledi, Türk ambargolarına sessiz kaldı. Şimdi bu örgütün “güvenlik garantisi” olarak sahneye sürülmesi, samimiyetten uzaktır.

UYKU YASAĞI MI İLAN EDELİM?

Değerli okurlar, bu yazıyı okurken içinizden “Acaba bu adam ne anlatıyor?” dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız. Zira biz de aynı soruyu soruyoruz. Ama şurası kesin: KKTC’nin bağımsız egemen varlığına, Türk askerinin adadaki mevcudiyetine ve garantörlük haklarımıza toz kondurmayız. Konduranlar da bunu Rum basınında değil, resmî tebligatlarda okurlar. Tabii o tebligatları beklerken, Güney Kıbrıs’ta yayımlanan iki gazeteyi de elimizden bırakmayız. Çünkü görünen o ki, Türkiye’yi ilgilendiren her kritik başlık önce orada manşet oluyor.

Kim bilir, belki de bu bir casusluk değil, ‘haberleşme kolaylığı’dır. Bizim basınımız o kadar yoğun ki, Atina’daki meslektaşlarımıza iş düşüyor. Teşekkürler komşular! Peki, bu tablo karşısında ne yapmalıyız? Önce şunu kabul edelim: Türkiye, Kıbrıs’ta stratejik sükûnetini koruyor olabilir, ama bu sessizlik, karşı tarafa alan açmaktan başka bir işe yaramıyor. Rum basını her manşet attığında, sanki bir “bölge yeni haritası” çiziliyor. Biz ise “Teyit bekliyoruz” diyerek o haritanın kenarında oturuyoruz.

BAYRAK İNMEZ, PORTAKAL SATILIR

Ve noktayı koyalım: Beşparmak Dağları’ndan KKTC ve Türk bayrakları indiği gün, Ankara’da hiç kimse rahat uyuyamaz. Zaten şimdi de rahat uyuduğumuz söylenemez; çünkü sürekli Rum gazetesi okuyup yorum yapmaktan usandık. Ama olsun, vatan sağ olsun. Zirve bitti, misafirler geldi, bayraklar dalgalandı. Umarız bu sefer masada ‘garantörlük dönüşümü’ gibi lüks laflar yerine, ‘nasıl daha çok portakal satarız’ konuşulmuştur. Zira strateji stratejidir, ama portakal da önemlidir.

Rum basınının her sabah sürmanşet attığı bu coğrafyada, Türk tarafının en büyük silahı sabır ve direniştir. Ama sabır, susmayı gerektirmez. Belki de en büyük hatamız, Kıbrıs’taki gerçekleri Rumca çevirilerle öğrenmeye çalışmaktır. Oysa ki gerçekler, Beşparmak’ın zirvesinde, Girne’nin limanında, Lefkoşa’nın kuzeyinde yaşanmaktadır. Oralardan haber beklemek varken, neden hâlâ Atina matbaalarının kokusunu soluyoruz?

Diplomasi dediğiniz, bazen bir satranç tahtasıdır. Ama bu tahtada piyonlar değil, egemenlikler oynanıyor. Türkiye, Kıbrıs’taki egemenlik haklarını korumakta kararlıdır. Bunu herkes bilsin. Ama biz de artık şunu bilelim: Kıbrıs’ta atılan her adımı, Rum gazetelerinden değil, kendi milli duruşumuzdan okumalıyız. Yazık ki, 2024 yılında hâlâ bu dersi tam olarak öğrenemedik. Belki de önümüzdeki diğer zirveler, bu uyanış için bir fırsattır.

Sağlıcakla kalın, bayrağınıza sahip çıkın. Ve unutmayın: Kıbrıs, bir tatil beldesi değil, vatan toprağıdır. O topraklarda ne Rum gazetelerinin manşetleri ne de NATO’nun garantörlük oyunları geçerlidir. Geçerli olan tek şey, orada yaşayan Türk’ün hür iradesidir. Gerisi teferruat… Tıpkı şu anda okuduğunuz bu satırların, Rum basınındaki haberlerden daha gerçekçi olması gibi. Ha bu arada Yunan adalarında ucuz kalamar yemeye devammmm!!!!