Sabahın erken saatlerinde ya da gecenin bir yarısı, dış hatlar terminallerinde yaşanan o sessiz ve hüzünlü vedalara dikkatli baktınız mı hiç? Artık o kapılardan sadece tatilciler geçmiyor; ellerinde pasaportları, gözlerinde yarım kalmış hayalleriyle yeni bir hayatın eşiğinde duran pırıl pırıl gençlerimiz var. Yıllardır bu kitlesel hareketliliği açıklamak için soğuk ve mesafeli bir kavram olan "beyin göçü" tanımını kullandık. Oysa yaşananları sadece kalifiye eleman kaybı olarak görmek, gerçeğin çok ama çok uzağında kalmaktır. Bu ne yazık ki adı konulmamış bir umut göçüdür ve işin en acı yanı, gençlerin bu kararında son derece haklı olmasıdır.

Bir genci doğduğu, büyüdüğü, sokaklarında koşturduğu topraklardan vazgeçmeye iten şey ne olabilir? Hangi insan, dilini bilmediği, kültürüne yabancı olduğu, kurallarını sıfırdan öğrenmek zorunda kalacağı başka bir ülkeye gitmek için can atar? Hiç kimse durup dururken yurdunu terk etmek istemez. İnsanlar ancak ve ancak kendi evlerinde nefes alamaz hale geldiklerinde yola düşerler.

Bugün gençlere "Neden gidiyorsunuz?" diye sorma lüksümüz yok; çünkü onlara bu soruyu sormadan önce aynaya bakıp "Biz gençlere ne verdik?" diye sormak zorundayız. Yıllarca okuyan, geceyi gündüze katıp kendini geliştiren, yabancı dil öğrenen bir genç düşünün. Sabahın erken saatlerinde işe gidiyor, akşam eve dönüyor ama ay sonunda eline geçen rakam, kirasını ödemeye bile yetmiyor. Daha da kötüsü, ne kadar çalışırsa çalışsın,geleceğini güven altına alamayacağını, liyakatin yerini başka şeylerin aldığını görüyor. Sabah uyandığında "Önümüzdeki beş yıl içinde bu ülkede hayatımı nereye kurabilirim?" sorusuna yanıt bulamayan bir gencin gitmesinden daha doğal ne olabilir?

Kendi vatanında yabancılaşmak, kendi sokaklarında adeta bir mülteci gibi hissetmek insana gurbetten çok daha fazla acı verir. Gençler yabancı bir ülkede sıfırdan başlamanın zorluğunu göze alıyorlar, çünkü kendi ülkelerinde zihnen tükenmekten çok daha hafif geliyor bu yük. O valizlere tıkıştırılanlar sadece kıyafetler değil; yılların emeği, boşa çıkmış çabalar ve en önemlisi de kırılmış umutlardır. Onlar kaçmıyorlar; kuralları hileli yazılmış, skoru peşinen kaybettikleri bir oyundan haklı olarak çekiliyorlar.

Peki ya bu coğrafyada kalmayı seçenler? Onların durumu da az bilinen bir dramdır. Kimi yaşlı anne-babasını bırakamadığı, kimi sıfırdan başlama gücünü kendinde bulamadığı için kalıyor. Ama çok önemli bir kesim var ki, onlar inatla, "Burası bizim yuvamız, pes etmeyeceğiz" diyerek direniyorlar. Fakat bu direnişin omuzlarına yüklediği aidiyet yorgunluğu da her geçen gün artıyor. Giden de kalan da aslında aynı geminin deliklerini kapatmaya çalışanlar..

Dolayısıyla en büyük zenginliğimiz gökdelenler, yollar ya da beton yığınları değildir. Bir ülkenin tek ve gerçek sermayesi, o ülkeyi sırtlayacak olan gençlerin gözlerindeki umut ışıltısıdır. O ışık sönüp gittiğinde, geriye ne kalkınma planları kalır ne de büyük projeler. Gençlerimize parmak sallamak, onlara sabır tavsiye etmek ya da hamaset yapmak yerine, haklı olduklarını kabul etmek zorundayız. Onlara bu topraklarda hayal kurmanın bir lüks değil, en temel hak olduğunu yeniden teslim edemezsek, arkalarından sadece el sallayan birer yabancı olarak kalmaya mahkum oluruz.