
Toplumların asıl kaybı, yaşlı bireylerin yaşlanması değil, onların bilgi ve tecrübelerinden yeterince yararlanamamasıdır.
Nitekim bilim, sanat, mimarlık, düşünce ve devlet yönetimi alanlarında tarihe yön veren birçok insan, en olgun eserlerini hayatlarının ileri dönemlerinde ortaya koymuştur. Çünkü yaş ilerledikçe yalnızca yıllar değil, aynı zamanda hayat tecrübesi, insan ilişkileri, muhakeme gücü ve düşünsel derinlik de artmaktadır.
Dolayısıyla yaşlılık kenara çekilme dönemi değil, birikimin topluma aktarıldığı “bilgelik çağı” olarak görülmelidir.
Özellikle bilim, sanat, edebiyat ve akademi dünyasında birçok isim en verimli dönemlerini ellili ve altmışlı yaşlarından sonra yaşamıştır. Çünkü bilgi, birikim ve hayat tecrübesi zamanla olgunlaşmaktadır.
Bugün toplumların en büyük yanılgılarından biri, gençliği yalnızca fiziksel enerjiyle tanımlamalarıdır. Oysa medeniyetleri ayakta tutan fiziksel enerjiyle birlikte tecrübe ve hikmetle gelişen irfandır. Bu değerler ise çoğu zaman yaşla birlikte güçlenmektedir.
Bu nedenle yaşlı bireylerin toplumdan uzaklaştırılması, aslında toplumun kendi hafızasını ve tecrübe birikimini kaybetmesi anlamına gelmektedir. Modern toplumların yapması gereken, yaşlı bireyleri pasif, desteğe ihtiyacı olan “yardım alan grup” olarak görmek değildir. Onların bilgi ve deneyimlerinden yararlanacak yeni sosyal modeller geliştirmektir.
İnsan hayatının en verimli üretim dönemi bazen gençlik değil, tecrübenin olgunlaştığı ileri yaşlar olabilmektedir.
Çünkü yaşlılık yalnızca fiziksel güçle ilgili değildir. Yaşlılık aynı zamanda bilgi birikimi, hayat tecrübesi, kriz yönetimi, sabır ve muhakeme gücüyle ilgilidir. Modern toplumların çoğu, gençliği dinamizmle özdeşleştirirken yaşlılığın sahip olduğu büyük zihinsel sermayeyi çoğu zaman göz ardı etmektedir.
Oysa geçmişte birçok medeniyet yaşlı bireyleri toplumun hafızası olarak görmüştür. Türk kültüründe “aksakallı” kavramı yalnızca yaşlı insan anlamında değil, bilgelik, tecrübe ve yol göstericilik anlamlarını da taşır. Geleneksel toplumlarda yaşlı birey aileyi bir arada tutan temel unsurlardan biri olarak kabul edilmiştir. Ancak modern şehir yaşamı, bireyselleşme ve hızlı tüketim kültürü yaşlı bireyin toplumsal görünürlüğünü azaltmıştır.
Bugün birçok yaşlı insanın karşı karşıya kaldığı temel sorun yalnızlık değildir; “işe yaramadığı” hissidir. Oysa insanın ruhsal çöküşünü hızlandıran en büyük etkenlerden biri toplumsal fayda hissini kaybetmesidir. Bu nedenle yaşlılık politikaları yalnızca sağlık yardımı veya ekonomik destek ekseninde ele alınamaz. Yaşlı bireyin yeniden üretime, sosyal yaşama, gönüllülük faaliyetlerine, sivil toplum çalışmalarına ve kültürel aktarım süreçlerine katılması gerekir.
Burada sivil toplum kuruluşlarına önemli görevler düşmektedir. Yaşlı bireylerin bilgi ve tecrübelerini genç kuşaklara aktarabilecekleri danışmanlık programları, gönüllülük projeleri, kültür aktarım merkezleri ve kuşaklar arası etkileşim çalışmaları büyük önem taşımaktadır. Çünkü yaşlı birey yalnızca destek alan değil, aynı zamanda topluma yön veren bir aktör olabilir.
Türkiye gibi genç nüfus algısının hâkim olduğu toplumlarda yaşlılık konusu çoğu zaman yeterince tartışılmamaktadır. Ancak Türkiye de hızla yaşlanan ülkeler arasına girmektedir. Doğurganlık oranlarının düşmesi ve yaşam süresinin uzamasıyla birlikte önümüzdeki yıllarda yaşlı nüfusun toplam nüfus içindeki oranı daha da artacaktır. Bu nedenle yaşlılık meselesi yalnızca bireysel değil, ekonomik, sosyal ve kültürel bir politika alanıdır.
Yaşlılık, insan hayatının sonu olarak değil, birikimin olgunlaştığı yeni bir dönem olarak görülmelidir. Çünkü insan sadece bedeniyle değil, zihniyle ve ruhuyla da yaşar. Üretmeye devam eden, öğrenen, paylaşan ve hayata katılan birey aslında yaşlanmamakta, yalnızca yaş almakta, hayatının yeni bir evresini yaşamaktadır.
Bu bakış açısıyla yaşlı bireyleri toplumdan uzaklaştıran kısır uygulamalar yerine, onların bilgi ve tecrübelerinden yararlanan yeni bir toplumsal model geliştirebiliriz.