"Devletler sadece sınırlarıyla değil, ufuklarıyla büyür."
15 Temmuz gecesi kazanılan zafer, yalnızca demokrasinin değil, Türkiye'nin kendi geleceğini tayin etme hakkının da zaferiydi. Bugün yeni anayasa konuşulabiliyorsa, Türkiye Yüzyılı hedefi daha güçlü seslendirilebiliyorsa ve “Lider Türkiye” vizyonu daha sağlam temeller üzerinde yükselebiliyorsa, bunda 15 Temmuz gecesi yazılan destanın önemli bir payı vardır.

Tarih, öyle zamanlara şahitlik etmiş kadim bir hafızadır ki yüzlerce devleti tarih çöplüğüne hapsetmişken öyle zamanlar gelir ki bazı milletlere de tarih yazma sorumluluğu yükler. Türkiye, bugün tam da böyle bir tarihsel kavşağın içinden geçmektedir. Yaşadığımız süreç, yalnızca ekonomik göstergelerle, diplomatik başarılarla ya da teknolojik atılımlarla açıklanabilecek bir dönem değildir. Bu süreç, aynı zamanda bir zihniyet dönüşümünün, devlet aklının yeniden inşasının ve bir medeniyet yürüyüşünün adıdır.
Milletlerin yükselişi, çoğu zaman sessiz başlar. Önce zihinlerde bir değişim yaşanır. Ardından kurumlar dönüşür. Sonra toplum yeni bir hedef etrafında kenetlenir. En sonunda ise tarih, bu değişimi yeni bir dönemin başlangıcı olarak kaydeder.
Türkiye de uzun yıllar boyunca kendi potansiyelini tam anlamıyla ortaya koymasını engelleyen vesayet anlayışı, bürokratik statüko, dışa bağımlılık ve darbe gölgeleriyle mücadele etti. Cumhuriyetimizin kazanımları korunurken, değişen dünyanın ihtiyaçlarına cevap vermekte zorlanan bazı yapılar, zamanla ülkenin dinamizmini sınırlayan prangalara dönüştü.
2002 sonrasında başlayan yeni dönem ise yalnızca hükümet değişikliğinden ibaret değildi. Asıl değişim, devlet ile millet arasındaki ilişkinin yeniden tanımlanması, milli iradenin devlet yönetiminin merkezine yerleşmesi ve Türkiye'nin kendi hikâyesini yeniden yazmaya başlamasıydı.
Bugün savunma sanayiinden enerjiye, ulaştırmadan sağlık altyapısına, yerli teknolojiden diplomatik girişimlere kadar birçok alanda ortaya konulan başarılar, sadece yatırım politikalarının sonucu değildir. Bunların temelinde, kendi gücüne inanan bir milletin yeniden ayağa kalkma iradesi bulunmaktadır.
Türkiye yüzyılı
Artık Türkiye, kendisine biçilen rolü oynayan değil, oyunun kurallarını okuyabilen, gerektiğinde yeni kurallar önerebilen bir ülke olma iddiasını taşımaktadır. Bu, yalnızca jeopolitik bir değişim değildir. Aynı zamanda bir medeniyet perspektifinin, stratejik aklın ve kurucu vizyonun yeniden görünür hâle gelmesidir.
Elbette her şey güllük, gülistanlık değildir. Çözmemiz gereken sorunlarımız, aşmamız gereken engeller ve daha gidecek çok yolumuz var. Bunun için daha çok çalışmalı, üretmeliyiz. Büyük dönüşümler sancılı olur. Çünkü değişim, sadece yeni yollar açmak değil, eski alışkanlıklardan vazgeçebilme cesaretini de gerektirir. Güçlü devletler, sadece büyük ekonomilerle değil, güçlü kurumlarla, toplumsal birliktelikle ve ortak gelecek idealini paylaşan vatandaşlarıyla yükselir.
İşte tam da bu noktada Türkiye, Cumhuriyetimizin ikinci asrına yeni bir iddiayla girmektedir. Bu iddia, geçmişi inkâr eden değil, geçmişten güç alarak geleceği inşa eden bir anlayışın ürünüdür. Türkiye Yüzyılı söylemi de bu nedenle yalnızca bir slogan değil, stratejik hedefleri, kurumsal dönüşümü ve medeniyet tasavvurunu içinde barındıran yeni bir paradigma önerisidir.
Bu yeni paradigmanın önündeki en önemli eşiklerden biri ise kuşkusuz yeni anayasa sürecidir. Çünkü güçlü bir gelecek, yalnızca güçlü liderlikle değil, güçlü kurumlarla, sağlam hukuk düzeniyle ve toplumsal mutabakatla kalıcı hâle gelir. Geçmiş dönemlerin olağanüstü şartlarında hazırlanmış anayasal düzenlemelerin yerine, milletin iradesini daha güçlü yansıtan, özgürlükleri esas alan, devletin kurumsal kapasitesini artıran sivil bir anayasa, Türkiye Yüzyılının en önemli adımlarından biri olacaktır.
Bugün şartlar, geçmiş dönemlerle kıyaslanmayacak ölçüde farklıdır. Türkiye, demokrasi tecrübesini geliştirmiş, kurumsal kapasitesini artırmış, bölgesel ve küresel ölçekte daha etkin bir aktör hâline gelmiştir. Böylesine bir dönemde hazırlanacak yeni anayasa, sadece bugünün ihtiyaçlarına değil, gelecek nesillerin beklentilerine de cevap verecek bir vizyon belgesi niteliği taşımalıdır.
Çok bedeller ödendi
Bu noktaya kolay gelinmedi. 15 Temmuz 2016 gecesi, yalnızca bir darbe girişimi yaşanmadı. O gece, millet iradesini hedef alan karanlık bir vesayet teşebbüsü de bertaraf edildi. Aziz milletimiz, canı pahasına demokrasisine sahip çıktı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde ortaya konulan kararlı duruş, devlet ile millet arasındaki sarsılmaz bağın en güçlü göstergelerinden biri oldu. O gece kazanılan zafer, yalnızca demokrasinin değil, Türkiye'nin kendi geleceğini tayin etme hakkının da zaferiydi.
Bugün yeni anayasa konuşulabiliyorsa, Türkiye Yüzyılı hedefi daha güçlü seslendirilebiliyorsa ve “Lider Türkiye” vizyonu daha sağlam temeller üzerinde yükselebiliyorsa, bunda 15 Temmuz gecesi yazılan destanın önemli bir payı vardır.
Artık mesele yalnızca büyüyen bir ekonomi ya da gelişen bir savunma sanayii değildir. Asıl mesele, adalet üreten, güven veren, kriz çözen, bölgesinde istikrarın teminatı olan ve insanlığa umut sunabilen bir Güçlü, lider Türkiye inşa edebilmektir.
Geçmişin prangalarını büyük ölçüde geride bırakan Türkiye, şimdi Cumhuriyetimizin ikinci asrında yeni bir atılımın eşiğindedir. Önümüzdeki süreç, yalnızca yeni bir anayasanın değil, yeni bir yönetim anlayışının, yeni bir toplumsal sözleşmenin ve yeni bir medeniyet iddiasının da inşa süreci olacaktır.
Devletler sadece sınırlarıyla değil, ufuklarıyla büyür. Çünkü milletlerin asıl büyüklüğü, geride bıraktıkları zincirlerle değil, yürümeye cesaret ettikleri ufuklarla ölçülür.
(Devam edecek: "Türkiye Yüzyılında Neden Yeni Anayasa?")