"Meşgul ol ki müşkülün hallolsun." Asırlar öncesinden günümüze ulaşan bu özlü söz, büyük İslam âlimi, hekim ve filozof Fahreddin er-Râzî’ye atfedilmektedir. Râzî, bu kısa fakat derin anlamlar taşıyan ifadesini şu cümleyle tamamlar: "İnsan için meşguliyetten daha iyi bir tedavi yoktur."

Arapça kökenli bir kelime olan müşkül, Türk Dil Kurumu (TDK) verilerine göre "güç, zor, çetin", aynı zamanda "engel, güçlük veya zorluk" anlamına gelir. Çözümü veya anlaşılması zor olan durumları, meseleleri ve sıkıntıları ifade etmek için kullanılır. “Meşgul ol ki müşkülün hallolsun." Bu söz, yalnızca çalışmayı teşvik eden sıradan bir öğüt değildir. Aynı zamanda insan psikolojisini, hayatın işleyişini ve ruhun iyileşme sürecini açıklayan güçlü bir yaşam felsefesidir. Aradan yüzyıllar geçmiş olmasına rağmen bugün de aynı canlılığını korumasının nedeni, insanın değişmeyen hakikatine hitap etmesidir.

Bu cümlede geçen müşkül; çözülmesi güç meseleleri, hayatın önümüze çıkardığı engelleri, acıları, kaygıları, belirsizlikleri ve mücadele edilmesi gereken zorlukları ifade eder. Hallolmak ise bu zorlukların çözülmesi, düğümlerin açılması ve insanın yeniden huzur ile dengeye kavuşması anlamına gelir.

Razi’nin verdiği mesaj son derece açıktır: Hayatın yükü altında ezildiğinde karanlığa teslim olma. Ayağa kalk, çalış, üret, öğren, öğret, paylaş ve yürümeye devam et. Çünkü çoğu zaman insanı iyileştiren şey beklemek değil, harekete geçmektir.

İnsan zihni boşluğu sevmez. Boş kalan zihin çoğu zaman hakikati değil, ihtimalleri üretir. Henüz yaşanmamış felaketleri yaşanmış gibi düşünür. Geçmişin pişmanlıklarını bugüne, geleceğin belirsizliklerini ise bugünün omuzlarına yükler. Kaygı, korku ve vesvese tam da bu boşlukta büyür.

Bu nedenle insanın en büyük düşmanlarından biri boşluk, en güçlü dostlarından biri ise anlamlı meşguliyettir.

Emek, insan karakterini olgunlaştıran görünmez bir öğretmendir.

Düşünmek elbette insana verilmiş büyük bir nimettir. Ancak düşünce eylemle buluşmadığında çözüm üreten bir güç olmaktan çıkar, insanı kendi içine hapseden bir girdaba dönüşebilir. Saatlerce aynı problemi düşünmek, onu çözmeye yetmez. Çözüm çoğu zaman ilk adımı atmakla başlar.

İnsan anlamlı bir işle meşgul olduğunda zihni dağınıklıktan kurtulur. Çalışırken yalnızca zaman geçirmez, düşüncelerini disipline eder. Üretirken yalnızca bir eser ortaya koymaz, kendisini de yeniden inşa eder. Emek, insan karakterini olgunlaştıran görünmez bir öğretmendir.

Hayatın en ağır imtihanlarını yaşayan insanların ortak özelliklerine baktığımızda da aynı gerçeği görürüz. Büyük acılar yaşayan pek çok insan, kendisini karanlığa teslim etmek yerine ilme, sanata, hizmete, üretime veya insanlığa fayda sağlayacak işlere yönelmiştir. Çünkü insan, başkalarının hayatına dokunmaya başladıkça kendi yaralarını da sarmaya başlar.

Su akmadığında nasıl kokarsa, insan da üretmediğinde, öğrenmediğinde ve fayda sağlamadığında iç dünyasında bir durgunluk oluşur. Durgunluk zamanla atalete, atalet ise umutsuzluğa dönüşür. Akan su nasıl berrak kalıyorsa, sürekli öğrenen ve üreten insanın ruhu da canlılığını korur.

Ne var ki günümüzde birçok insan meşgul görünmesine rağmen üretken değildir. Saatler ekran karşısında geçmekte, sosyal medya insana sürekli meşgul olduğu hissini vermektedir. Oysa günün sonunda geriye ne kalıcı bir bilgi, ne bir eser ne de topluma sunulmuş bir fayda kalmaktadır.

Gerçek meşguliyet, zamanı tüketmek değil, zamana değer katmaktır.

Çalışmak yalnızca geçim sağlamak için değildir. Çalışmak, insanın yeryüzündeki varlık sebebinin önemli bir parçasıdır. İnsanın özünde imar etmek, üretmek ve faydalı olmak vardır. Üretmek düşünen bir varlık olarak belki de insan olmanın en güzel tezahürlerinden biridir.

Kur’an da "İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır." (Necm Suresi, 39) ifadesi hayatın değişmez kanunlarından birini ortaya koymaktadır.

İşte Fahreddin er-Râzî’nin sözü de aynı hakikatin farklı bir ifadesidir.

Modern psikoloji de bu kadim bilgeliği doğrulamaktadır. Günümüzde depresyon ve kaygı bozukluklarının tedavisinde kullanılan davranışsal aktivasyon yaklaşımı, bireyin yeniden anlamlı faaliyetlere yönelmesini esas alır. Çünkü insan hareket ettikçe zihni yeniden umut üretmeye başlar. Küçük başarılar yeni cesaretler doğurur; yeni cesaretler ise daha büyük adımların önünü açar.

Bu nedenle meşguliyet yalnızca ekonomik üretim değildir. Bir kitap okumak, ilim öğrenmek, spor yapmak, bir ağaç dikmek, bir öğrenciye rehberlik etmek, yaşlı bir insanı ziyaret etmek, bir yetimin yüzünü güldürmek, gönüllü faaliyetlerde bulunmak veya bir insanın yükünü hafifletmek de ruhu iyileştiren meşguliyetlerdir.

İnsan, yaptığı işin büyüklüğüyle değil, niyetinin samimiyetiyle değer kazanır. Bir öğretmenin yetiştirdiği öğrenci, bir doktorun iyileştirdiği hasta, bir çiftçinin toprağa bıraktığı tohum, bir annenin yetiştirdiği evlat veya bir gönüllünün yaptığı küçük bir iyilik... Bunların her biri insanı hem topluma hem de kendisine bağlayan kıymetli meşguliyetlerdir.

Aslında meşguliyet, zamanı doldurmak değil, ömrü anlamla doldurmaktır.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin düşünce dünyasında hareket, değişimin başlangıcıdır. İnsan yürüdükçe yolunu, aradıkça hakikati, emek verdikçe kendisini bulur.

Yunus Emre, insanın gerçek zenginliğinin gönüller kazanmak olduğunu anlatır. Faydalı olmak, insanın kendisine bırakacağı en büyük mirastır.

İbn Haldun ise medeniyetlerin yükselişini çalışmaya, üretime, ilme ve dayanışmaya bağlar. Üretmeyen toplumlar nasıl gerilerse, amaçsız yaşayan insanlar da umutlarını kaybeder.

Belki de modern çağın en büyük sorunu, insanların çok yorulması değil, yoruldukları işlerin çoğunun hayatlarına anlam katmamasıdır. İnsan yalnızca tüketerek mutlu olamaz.

Gerçek huzur; üretmekte, paylaşmakta, öğrenmekte, öğretmekte ve başkalarının hayatına değer katmaktadır.

Hayat hiçbir zaman tamamen sorunsuz olmayacaktır. Her insanın taşıdığı görünmeyen yükler, sessiz mücadeleleri ve çözmeye çalıştığı müşkülleri vardır. Ancak tarih bize göstermiştir ki büyük zorlukların üstesinden gelenler, en güçlü insanlar değil, doğru bildikleri yolda yürümekten vazgeçmeyen insanlardır.

Çünkü hayatın en büyük ödülleri, bekleyenlere değil; gayret edenlere verilir. Yol, yürümeye başlayanların önünde uzar. Ufuk, cesaret edenlere görünür. İnsan, attığı her samimi adımla yalnızca hedefine değil, kendisinin daha güçlü ve daha olgun hâline de yaklaşır.

Çoğu zaman insanlar bütün şartların mükemmel olmasını bekler. Oysa hiçbir büyük başarı, hiçbir büyük değişim ve hiçbir büyük dönüşüm kusursuz şartların oluşmasını bekleyerek gerçekleşmemiştir. İlk adımı atanlar, zamanla yolun kendilerine açıldığını görmüşlerdir.

Hayatın en derin hikmetlerinden biri şudur: Kapılar, onları bekleyenlere değil, onlara doğru yürüyenlere açılır.

İnsan üzerine düşeni yaptığında, çoğu zaman ummadığı kapılar açılır, hiç hesap etmediği imkânlarla karşılaşır ve çözülemez sandığı nice müşkülün birer birer hallolduğunu görür. Bazen çözüm, yürümeye başladıktan sonra görünür. Çünkü hareket berekettir.

Belki de ömrün sonunda bize sorulacak en önemli soru, "Ne kadar yaşadın?" olmayacaktır. Asıl soru şudur: "Yaşadığın yıllara ne kattın? Kimin hayatına dokundun? Hangi yarayı sardın? Hangi bilgiyi öğrettin? Hangi umudu yeşerttin?"

İnsan, ardında bıraktığı eserler kadar yaşar. Bazen yazdığı bir kitapta, bazen yetiştirdiği bir öğrencide, bazen diktiği bir fidanın gölgesinde, bazen de kimsenin bilmediği sessiz bir iyilikte yaşamaya devam eder.

İşte bu yüzden Fahreddin er-Râzî’nin yüzyılları aşan o kısa cümlesi, aslında uzun bir hayat felsefesinin özüdür: "Meşgul ol ki müşkülün hallolsun. Çünkü insan için meşguliyetten daha iyi bir tedavi yoktur."

Bugün yaşadığımız çağın insanları olarak bu sözü yeniden hatırlamaya her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Şikâyet etmek yerine çözüm üretmeye, tüketmek yerine üretmeye, kırmak yerine onarmaya, beklemek yerine yürümeye ihtiyacımız var.

Çalışan eller yorulabilir, fakat üreten ruhlar tükenmez.

Gerçek zenginlik sahip olduklarımızda değil, insanlığa kattıklarımızdadır. Ömür ise takvim yapraklarıyla değil, geride bıraktığımız iyiliklerle, yetiştirdiğimiz insanlarla, paylaştığımız bilgilerle ve gönüllerde bıraktığımız güzel izlerle ölçülür.

Öyleyse her günün sonunda yarın ne ile meşgul olacağımızı bilmeli ve "Bugün neyle meşgul olacağım?" sorusunun cevabını bilerek güne başlamalıyız. Çünkü bu sorunun cevabı yalnızca bugünün değil, yarın da nerede olacağımızın cevabı olacaktır. Önermeyi biraz daha ileri taşıyarak diyebiliriz ki; aslında bugün, yaş kemale erip geriye dönüp baktığınızda nasıl bir insan olarak anılacağımızı da belirleyecektir.

Çalışan eller yorulabilir, fakat üreten ruhlar tükenmez. Meşguliyet, zamanı doldurmak değildir. Ömrü anlamlı kılacak anlarla doldurmaktır. Unutmayalım ki kapılar, önünde bekleyenlere değil, onlara doğru yürüyenlere açılır.