"Hakikati arayan kişi, önce kendi kanaatlerinden şüphe etmeyi öğrenmelidir."

Toplumlar ortak aklı bir erdem olarak yüceltmektedir. İstişare etmek, farklı görüşleri dinlemek ve birlikte karar verebilmek kuşkusuz modern toplumların önemli kazanımlarındandır. Ancak üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir detay vardır. Ortak akıl denilen sonucun her zaman ideal doğru olamayabileceği gerçeğidir.

Çünkü ortak akıl çoğu zaman farklı fikirlerin toplamı değil, onların uzlaşabildiği ortak zemindir. Bu zemin toplumsal dengeyi güçlendirebilir evet ama her zaman yenilik üretmez. Güvenli limanlar kurar, ancak yeni kıtalar keşfetmez.

İnsanlık tarihine yön veren büyük kırılmaların çoğu, mevcut kabulleri tekrarlayanlardan değil, onları sorgulayanlardan doğmuştur. Düşünce tarihinin dönüm noktalarında daima yerleşik kanaatlerin ötesine geçebilen insanlar vardır.

Sokrates sorularıyla Atina'nın zihinsel konforunu sarstı. Galileo dönemin kesin doğrularına karşı çıktı. Yaşadıkları çağda eleştirilen birçok düşünür ve bilim insanı, sonraki kuşaklar için yeni ufuklar açtı.

Doğu düşünce tarihinde de benzer örnekleri görmek mümkündür. Farabi, hakikate ulaşmanın yolunun taklitten değil aklın özgür kullanımından geçtiğini savunmuştur. Ona göre erdemli toplum, yalnızca uyum içinde yaşayan insanların değil, düşünebilen ve sorgulayabilen bireylerin oluşturduğu toplumdur. İbn Sina ise bilgiye ulaşmanın yolunu gözlem, akıl yürütme ve sürekli araştırmada görmüş, çağının kalıplarını aşan yaklaşımıyla yalnızca kendi dönemini değil sonraki yüzyılları da etkilemiştir. Yine Biruni, farklı kültürleri ve bilgileri karşılaştırarak gerçeğe ulaşmaya çalışmış, ön yargının bilimin en büyük engellerinden biri olduğunu göstermiştir.

Büyük fikirler önce itiraz olarak doğar

Bununla birlikte ilerlemeyi yalnızca bireysel dehalarla açıklamak da eksik olur. İnsanlığın birikimi, birbirini tamamlayan zihinlerin ortak eseridir. Newton'un ifade ettiği gibi, daha uzağı görebilmek çoğu zaman bizden önce yükselmiş düşüncelerin omuzlarında mümkün olur. Aslında Newton'un üzerinde yükseldiği bilimsel mirasın önemli bir kısmı da Farabi, İbn Sina, Biruni, İbn Rüşd ve diğer âlimlerinin asırlar boyunca oluşturduğu bilgi birikiminden beslenmiştir.

Ortak akıl düzeni korur. Özgün düşünce ise sınırları genişletir. Biri toplumsal istikrarın, diğeri dönüşümün kaynağıdır. Sağlıklı toplumlar bu iki gücü birbirine karşı konumlandırmaz. Aksine aynı gelişim sürecinin tamamlayıcı unsurları olarak görür.

Bir toplumun gerçek olgunluğu, yalnızca birlikte karar alabilmesinde değil, farklı düşünen insanlara gösterebildiği tahammülde ortaya çıkar. Çünkü düşünce özgürlüğünün olmadığı yerde istişare değil, tekrar vardır.

Tarih boyunca birçok insan hakikati aramaktan çok kabul görmeyi tercih etmiştir. Kalabalıkların onayı çoğu zaman sorgulamanın yalnızlığından daha cazip görünür. Oysa yeni fikirler genellikle çoğunluğun alkışları arasında değil, zihinsel cesaretin eseri olarak filizlenir.

Yenilik, benzerlikten değil farklılıktan doğar

Bu noktada İbn Sina'nın bilgi anlayışında hakikate ulaşmanın yolu, aklı etkin kullanmak, gözlem yapmak ve yerleşik kanaatleri eleştirel bir süzgeçten geçirerek, yalnızca otoriteye dayanarak değil, akıl yürütme ve tecrübe ile sınanması gerektiğini savunmuştur.

Hakikat arayışında şüpheyi ve otoritelere körü körüne bağlanmamayı yöntem edinen optik ilminin kurucusu İbn el-Heysem, Kitabü’l-Menazir adlı eserinde de şöyle der:

"Hakikati arayan kişi, eski yazıları inceleyip doğal eğilimine uyarak onlara güvenen değil, aksine onlara olan inancından şüphe duyan ve onlardan edindiği bilgileri sorgulayan kişidir."

Ona göre de bilgi, yalnızca aktarılanı kabul etmekle değil, gözlem, deney ve eleştirel inceleme ile doğrulanmalıdır.

Benzer bir "şüpheci ve sorgulayıcı yaklaşım" ise Batı felsefesinde modern metodik şüphenin kurucusu sayılan René Descartes'ın felsefesinin temelini oluşturur.

Bilimsel ilerlemenin özü de aslında budur. Kesin kabul edilen bilgileri yeniden sorgulayabilme cesareti.

Bu manada sorun bilgi eksikliği değil, düşünsel tekdüzeliktir. Aynı kavramlarla düşünen, aynı kaynaklardan beslenen ve aynı sonuçlara ulaşan toplumlar zamanla üretkenliklerini kaybederler. Çünkü yenilik, benzerlikten değil farklılıktan doğar.

Doğadaki çeşitlilik yaşamın devamını nasıl sağlıyorsa, fikir çeşitliliği de toplumsal canlılığın güvencesidir. Biruni'nin farklı kültürleri inceleyerek ulaştığı sonuç da buydu. İnsan ancak kendi düşüncesinin dışındaki sesleri duyabildiğinde ufkunu genişletebilir.

İnsanlığın aydınlık geleceği için çocuklara yalnızca cevapları öğretmek yeterli değildir. Asıl önemli olan soru sorma cesaretini geliştirmektir. Bilgi mevcut sınırları gösterirken, soru ise onların ötesine geçmenin kapısını aralar.

Toplumlar sorularla yükselir

Düşüncenin gücü farklılığından önce derinliğinde yatar. Bilgiyle desteklenen itiraz kalıcı bir etki bırakır. Farabi'nin ifadesiyle, akıl yalnızca bilgiyi taşımak için değil, onu yeniden üretmek için vardır.

Toplumların ilerlemesini sağlayanlar, kalabalığın söylediklerini daha yüksek sesle tekrarlayanlar değil, herkesin sustuğu yerde yeni bir söz söyleyebilenlerdir.

Geleceğin dünyasını şekillendirecek olan, yalnızca ortak akıl üretme kapasitemiz değil, yeni fikirlere ne kadar alan açabildiğimizdir.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin yüzyılları aşan çağrısı bugün de aynı güçlü anlamı ifade etmektedir:

“Dünle beraber gitti cancağzım,
Ne kadar söz varsa düne ait,
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.”

Çünkü insanlığı ileri taşıyanlar, eski cevapları tekrar edenler değil, yeni sorular sorabilen ve yeni sözler söyleyebilenlerdir.