Bugün Cumhuriyetimizin 103. yaşını gurur ve coşkuyla kutluyoruz. Cumhuriyetimizi geçmişten devraldığımız büyük bir miras, gelecek kuşaklara taşımamız gereken tarihsel ve ahlaki bir sorumluluk olarak görüyoruz.
Hal böyle olunca insan düşünmeden edemiyor.
Aradan geçen 103 yılda Cumhuriyetle kurduğumuz ilişkiyi ne ölçüde olgunlaştırdık?
Demokrasiyi, özgürlüğü, eşitliği, adaleti, hukukun üstünlüğünü ve insan onurunu toplumsal yaşamımızın neresine yerleştirdik?
Bu değerleri bir yaşam biçimine dönüştürebildik mi?
Cumhuriyetin bize kazandırdıklarıyla gurur duyarken bugün bizim onun ideallerine neler kattığımızı da ister istemez sorguluyoruz.
Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğünde 29 Ekim 1923’te ilan edilen Cumhuriyet, egemenliğin millete ait olduğunu ve demokratik zemin üzerinde devletin temeline yerleştiren büyük bir tarihsel dönüşümdü.
Bildiğimiz üzere her cumhuriyet demokratik bir zemine dayanmaz. Dünyada bunun pek çok örneği vardır. Bu nedenle Cumhuriyet ile demokrasi arasındaki ilişkiyi doğru anlamak önemli.
Yalnız şunu da doğru değerlendirmek gerek; Demokratik bir cumhuriyet yalnızca seçimlerle sandıkla değil; hukukun üstünlüğü, temel hak ve özgürlükler, çoğulculuk ve eşit yurttaşlık anlayışıyla anlam kazanır.
Seçim sandıkları milletin özgür iradesinin, demokratik iradenin ifadesi olmasından çıkarıp toplumu ayrıştıran bir kırbaca dönüştürürsek eğer kutuplaşmaların önünü açmış oluruz. Farklılıklara duyulan saygıyı da zayıflatmış ve toplumsal birlikteliği de zarar vermiş oluruz.
Cumhuriyet rejiminde demokrasi tanımına bakacak olursak yalnızca çoğunluğun yönetme hakkına indirgenen farklı düşünenlerin haklarının göz ardı edildiği düşünülmemeli. Çoğunluk ve çoğulculuk kavramlarını doğru okumak ve doğru konumlandırmak gerek. Yurttaşları olumsuz düşünceye sevk edecek, bütün davranışlardan uygulamalardan kaçınmak gerekir ki harici bir yaklaşım Cumhuriyetin demokratik ideallerinden uzaklaşmak anlamına gelir. Bu durum, toplumsal barışa da ağır darbeler vurur.
Binlerce yıllık tarihsel birikime, köklü bir devlet geleneğine ve güçlü bir kültürel mirasa sahip olan milletimizin, hoşgörü, karşılıklı saygı ve ortak değerler etrafında bir arada yaşama iradesini güçlendirmesi üzerine düşünelim derim.
Türk tarihinin farklı dönemlerinde görülen danışma, ortak akıl ve yönetime katılım gelenekleri de bu birikimin önemli parçaları. Elbette bu tarihsel uygulamalarla modern demokrasiyi aynı kavramlar olarak değerlendiremeyiz. Ancak toplumsal uzlaşma ve ortak akıl arayışının tarihsel köklerini de göz ardı edemeyiz.
Bugün, 29 Ekim 2026’da, Cumhuriyetimizin 103. yılında bu değerler üzerinde yeniden düşünmenin bir gereklilik haline geldiği inancındayım. Demokratik olgunluk, demokrasi yalnızca bir yönetim meselesi değil; farklı düşüncelere rağmen bir arada, huzur ve güven içinde yaşayabilmenin ön koşulu…
Cumhuriyetin gücünü doğru yönetmek, ilanı kadar önemli. Bunun bilincinde olmamız gerekiyor.
Cumhuriyetimizin bu şekliyle insana tanıdığı imkanlarda ve bireyin kendi potansiyelini gerçekleştirebilmesi için açtığı yollarda, yaşamın her alanında görebiliriz.
Ancak tekrar vurgulamak gerekiyor ki Cumhuriyet yalnızca sandık değildir. Siyasetin seçimler üzerinden yürüttüğü bir hesaplaşma alanı da değildir.
Cumhuriyet ve demokrasi, aynı zamanda bir kültür, bir yaşam biçimi ve bir zihniyet meselesi.
Burada zihniyetten kastettiğim; toplumsal huzuru, eşitliği, adaleti ve milli iradeyi merkeze alan, ülkenin ortak gelişimini bireysel ve siyasal çıkarların üzerinde tutabilen bir düşünce anlayışıdır.
Bu anlayış; ailede, sokakta, okulda, mahkemede, üniversitede, bilimde, sanatta, sosyal ve ekonomik yaşamda karşılık bulduğu ölçüde anlam kazanır.
Cumhuriyetin ilanı evet tarihsel bir kazanımdır. Cumhuriyet kültürünün yerleşmesi ise o kazanımı düşüncelerimizle, davranışlarımızla ve birbirimize gösterdiğimiz saygıyla yaşatabilmektir…
Cumhuriyetimizin 103. yılı kutlu olsun…