Türkiye, son yıllarda küresel ve yerel krizlerin iç içe geçtiği, her alanda sınandığı bir dönemden geçiyor. Sınırlarımızda şekillenen yeni haritalar, içeride körüklenen sosyal fay hatları, ekonomik manipülasyonlar ve ideolojik bölünmeler, bizi sadece birey olarak değil, bir millet olarak da ciddi sorularla baş başa bırakıyor: Birlikte kalabilecek miyiz? Devleti yaşatabilecek miyiz? Yoksa bin yıllık medeniyet mirasını, günü kurtaran çıkar hesaplarına mı kurban edeceğiz?
Bu sorulara verilecek en doğru cevap, devlet aklının, millet iradesiyle buluşmasından geçiyor. Çünkü devlet, sadece bir organizasyon değil, bir milletin hem hafızası hem de istikbalidir. Ve bugün her zamankinden fazla, bu devleti yaşatmak ve sahiplenmek zorundayız.
Devlet, Sadece Binalar ve Bürokrasi Değildir
Devlet deyince bazı zihinlerde sadece memuriyet, protokol ya da bürokrasi canlanıyor. Oysa devlet, Türk milletinin yüzyıllar boyunca oluşturduğu güvenlik mekanizmasının, adalet anlayışının ve ortak yaşam idealinin somutlaşmış halidir. Devlet, bizi birbirimize bağlayan, sınırlardan önce gönüllerimize çizilmiş o büyük haritanın adıdır.
Devleti küçümseyen, devleti suçlayan, devleti sürekli zan altında tutan bir bakış açısı, aslında milletin kendini inkâr etmesidir. Çünkü bu topraklarda devlet, sadece yöneten değil, aynı zamanda koruyan, kollayan ve ayakta tutandır. Bir devletin çökmesi, sadece siyasi bir rejimin sona ermesi değildir; kültürün, dilin, hukukun ve hatta vicdanın da dağılması demektir.
Küresel Çatışmalar Çağında Türkiye’nin Yeri
Dünyada taşlar yeniden diziliyor. Bu küresel türbülansın ortasında Türkiye, jeopolitik konumunun getirdiği büyük bir stratejik değere sahip. Ancak bu değer, sadece coğrafi bir pozisyon değil, aynı zamanda tarihi bir sorumluluk da demek. Türkiye, hem Batı’nın hem Doğu’nun gözünün üzerinde olduğu, köprü değil merkez bir devlettir. Bu nedenle Türkiye’yi zayıflatmak, bölmek ve etkisizleştirmek isteyen odakların hedefinde olması tesadüf değil, stratejik bir tercihtir.
Bu odakların kullandığı yöntem ise artık açık savaşlar değil; ekonomi üzerinden kuşatma, medya yoluyla algı operasyonları, toplumsal kutuplaşmaları derinleştirme ve değer erozyonu üzerinden iç çözülme yaratmaktır.
Devletin En Büyük Gücü: Millî Şuur
Bugün iç cephemizi güçlü tutmadan dış tehditlerle mücadele edemeyiz. Devleti savunmak; sadece sınırları korumakla değil, aynı zamanda toplumsal bütünlüğü sağlam tutmakla mümkündür. Bir milletin devleti yaşatabilmesi, kendi arasında düşman üretmemesiyle, ortak değerlerde buluşabilmesiyle olur.
Ne yazık ki son yıllarda sosyal medyada, gündelik hayatta ya da siyasal tartışmalarda devletin, kurumların ve kolluk güçlerinin sistematik şekilde yıpratılmasına sıkça tanık oluyoruz. Elbette yanlış varsa düzeltilmelidir; ancak bunu yaparken devlete olan güveni yok etmek, kendi ayağımıza kurşun sıkmaktır. Devleti sahipsiz, milletini ideolojilerle bölünmüş hale getiren her söylem, sadece düşmanlarımızın ekmeğine yağ sürer.
Devletin en büyük düşmanı dışarıda değil, içeride büyüyen gayrı millî zihinlerdir. O nedenle devletçilik sadece ekonomik bir model değil, aynı zamanda bir duruştur. Devleti önceleyen, devleti yaşatan, devlete sadakatle bağlı bir toplum modeli, hem barışın hem bağımsızlığın garantisidir.
Ekonomik Kriz mi, Psikolojik Savaş mı?
Bugün yaşanan ekonomik zorluklar sadece döviz kurları ya da faiz politikalarıyla açıklanamaz. Türkiye’ye yönelik yıllardır sürdürülen ekonomik kuşatma, yerli üretimi bitirmeye, tarımı çökertmeye, gençleri umutsuzluğa itmeye yönelik sistemli bir stratejidir.
Bu stratejiye karşı en güçlü silah yine devlettir. Stratejik sektörlerin millileştirilmesi, tarım ve sanayide üretim merkezli politikaların yeniden yapılandırılması ve ekonomik bağımsızlık vurgusu, bugünün değil, geleceğin devletini kurmanın da temelidir. Bu bağlamda, devletçi ekonomi modelini yeniden tartışmak, özellikle savunma, enerji ve teknoloji gibi alanlarda kamu gücünü artırmak kaçınılmazdır.
Millet Olmadan Devlet Olmaz, Devlet Olmadan Millet Yaşayamaz
Toplumun her kesimi, ister sağcı ister solcu, ister laik ister muhafazakâr olsun; devleti ortak çatı olarak görmediği sürece birlik mümkün değildir. Türk milleti için devlet, sadece bir aygıt değil, aynı zamanda kimliktir. Bu topraklarda “devletsiz” hiçbir ideoloji ayakta kalamaz. Bu yüzden siyasi mücadeleler, ideolojik farklılıklar ve sosyal eleştiriler devletin varlığını zedeleyecek şekilde yürütülmemelidir.
Bugün; devletine güvenen, kurumlarını koruyan, hukukuna sahip çıkan, askerine, polisine ve öğretmenine saygı duyan bir millet olma vakti. Zira içten çürütülen devlet, dışarıdan çökertilmeden önce zaten yıkılmıştır.
Son Söz: Ya Devleti Yaşatacağız, Ya Devleti Yaşatacağız.
Bugün devletin etrafında birleşmek bir tercih değil, bir zorunluluktur. Devleti yıpratmak, itibarsızlaştırmak ve kurumlarını işlevsiz göstermek; sadece bugünü değil, yarını da karartır. O yüzden farklı düşünceler, farklı yaşam tarzları ve farklı inançlar olsa da; hepimiz aynı bayrağın, aynı devletin çatısı altındayız.
Türk Devleti, bin yıllık bir mirasın taşıyıcısıdır. Onu yaşatmak, sadece hükümetlerin ya da güvenlik güçlerinin görevi değil, 85 milyonun ortak sorumluluğudur.
Unutmayalım: Vatanı sevmek, devlete sahip çıkmakla başlar.
Kaynakça:
• Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları
• Yusuf Akçura, Üç Tarz-ı Siyaset
• Prof. Dr. Erol Güngör, Türk Kültürü ve Milliyetçilik
• Türkiye Cumhuriyeti Anayasası (1982)
• T.C. Milli Güvenlik Kurulu Strateji Belgeleri (Seçme bölümler)