Kemerli kubbelerdeki taşların; yerine koyup yerleştireni yoktur. Dersek; o zaman her bir taş bir usta kadar maharetli, hâkim ve mühendis olması gerekir. Çünkü, varlıklardaki nizam, intizam, sağlamlık ve hikmetler; bunu böyle gerektiriyor. Zira, onların durumunu tesadüfe ve rastgele oluşlara bırakmak, aklen mümkün değil.

Demek ki, bir duvarın, bir binanın yapısını; onları teşkil eden taşlara ve diğer malzemelere vermek doğru değildir. O taşlara, o kullanılan malzemelere benzemeyen ve onların içinde bulunmayan mimar, mühendis veya ilgili ustalara vermek lâzım.

Zira ne yapan yapılandır, ne de yapılan yapandır. Tıpkı kâinatı / evreni yaratanın; kâinatın kendisi olmadığı, kâinatın da yaratan ve yapan olmadığı gibi.

x

Bir eserdeki mükemmellik, fiilin yerinde ve tam olarak yapıldığını, bakanlara sanki anlatır. Fiilin mükemmelliği ise, apaçık bir şekilde ismin liyakatle verildiğini aksettirir. İsmin yerindeliği ise, ister istemez sfat ve vasfının isabetliliğini nazara verir. Sıfatın tamlığı da, kesin bir hissediş ile işin doğruluğunu sezdirir. İşin başarılı olması ise, işi yapan Zât’in tamamen buna ehil olduğunu gösterir.

x

Üstün bir güzelliğe sahip bulunan herkes, kendi güzelliğini iki şekilde seyretmeyi sever. Birisi bizzat kendi nazarıyla, diğeri başkasının gözüyle. Yani hem kendisi, hem de birinin vasıtalılığı ile kendi cemalinin güzelliğini seyretmeyi ister. Hem de, o sevimli güzelliğinin tecellî ve yansımasını gösteren bir aynayı son derece sevdiği gibi. Rağbet edilen güzelliğinin derecesini bildirecek ve gösterecek çok iştiyaklı / çok istekli birini de, o derece arzu edip sever.

Demek, hüsün ve cemal, görmek ve görünmek ister. Bu da o hüsün ve cemal manzaralarında gezinecek beğenicilerin ve lâtif duygularla hayret içinde kalacak şevk sahiplerinin vücutlarını gerektirir.

x

İnsanın dünyaya çıkarıldığı andan itibaren, onun herşeye karşı câhil, âciz ve bütün ömründe tüm taleplerine karşı öğrenmeye muhtaç oluşundan anlaşılıyor ki, onun dünyaya gönderilmesi; yalnız amel etmekle mükellef / yükümlü olmayıp, belki öğrenmek ve ibadet / kulluk etmekle tekâmül etmek / olgunlaşmak içindir.

Bu durumda, insanın; en başta gelen matlup / kendisinden beklenen ameli / yapması gerekir. Yüce Allah’ın emrine verdiği bitkilerin ve hayvanların amellerini tanzim ederek, bir nizama bağlaması icap eder. İlâhî Rahmet kanunlarını anlayıp istifade ederek, onlardan yararlanmalıdır. Ayrıca, nihayetsiz / sonsuz ve sayısız zaaf, acz, fakr ve ihtiyaçlarıyla beraber; şu mevcudatı, emrine âmâde / hazır vaziyete getiren Yüce Allah’a dua etmek / yalvarmak, O’na iltica etmek / O’na sığınmak, O’ndan istemek, O’na tazarru / O’na tevâzu’ ile yalvarmak ve O’na kulluk etmektir.

x

Canınız mı sıkılıyor! Kendiniz, kendinizde seyahate çıkın! Üstelik bunu sık sık tekrarlayın! Her çıkışınız farklı bir âlem, değişik bir ortam ve hoş mekânlarda kendinizi bulmanızı sağlar. Kendinizden kendinize, bir çeşit seyr-i sülûk yapın. Kendinizi keşfedin! Kendinizle tanışın ki, asla yalnızlık çekmeyesiniz.

x

Zikr-i İlahî’yi çeken zâkirin / zikir çekenin, feyiz alması hususunda çeşitli lâtif ve hoş duygular vardır. O lâtifelerden bazıları, akıl ve kalbin şuurları çalıştığı sürece devam eder. Diğer bazılarının ise, istifadeleri şuursuz olarak da gerçekleşir. Fakat şuur çalışmazsa da, yine istifade edilmeleri olasıdır. Hiç şuur ermeden de istifade ve yararlanmak hâsıl olur / meydana gelir

Demek, zikir gafletle yapılmış olsa da, yine de feyizlendirir.

x

Hastanın, ilâcın terkîbini bilmemesi; ilâcı kullanmasına mâni değildir.

İlaçtan fayda görmesine de engel değildir.