İnsan penceresi, insanın nefsi, yani kendisi ve iç dünyası ile alâkalıdır.

Çünkü insan, çok geniş ve birçok özelliği içinde bulunduran bir varlıktır.

Zira, Hz. Allah bütün isimlerini, insanın nefsi ile insana hissettiriyor.

Böylece insan, İlahî isimlere aynalık ediyor. Geceleyin karanlıklar, nasıl ki ışığı gösterir.

İnsan da zaaf, acz, duyduğu ihtiyaç ve kusurlarıyla

Kadîr olan Hz. Allah’ın kudret, kuvvet, gına ve rahmetini bildiriyor.

Bu suretle pek çok İlahî vasıflara aynalık ediyor.

İnsan, hadsiz acz, zaaf ve düşmanlarına karşı; bir dayanak noktası aradığı için,

Vicdanı, daima Hz. Allah’a yönelir. İnsan, nihayetsiz fakr ve sayısız ihtiyaçları yüzünden,

Nihayetsiz maksatlara karşı, bir yardım noktası aramaya mecburdur.

Bu sebepten, vicdan, daima o noktadan Rahîm ve Ganî olan Hz. Allah’ın dergâhına yönelir.

Çünkü, vicdandan; dayanak ve istimdat / yardım noktası yönünde iki küçük pencere;

Kadîr ve Rahîm olan Hz. Allah’ın rahmet makamına açılır. İnsan her zaman onlardan bakabilir.

İnsan; kendisine verilen örnekler çeşidinden;

Az bir ilim, kudret, görme, işitme, malikiyet, hakimiyet gibi özellikler ile,

Kâinat Maliki’nin ilmine ve kudretine, bakışına, işitmesine

Rububiyetinin hakimiyetine aynalık eder. Onları anlar, bildirir.

Meselâ, ben nasıl bu evi yaptım, yapmasını biliyor ve görüyorum.

Onun malikiyim ve idare ediyorum.

Bunun gibi, şu koca kâinat sarayının da bir ustası var. O usta onu bilir, görür, yapar. İdare eder.

Yine insan, üstünde nakışları görünen İlâhî isimlere aynalık eder.

Çünkü, insan mahiyetinin tamamında; nakışları görünen yetmişten fazla isim vardır.

Meselâ, yaratılışından Sâni, Hâlık ismini; hüsn-ü takviminden Rahman ve Rahîm isimlerini;

Hüsn-ü terbiyesinden Kerîm, Lâtif isimlerini ve bunlar gibi say sayabildiğin kadar.

Velhasıl, insan; tüm organ, âlet, cihaz ve kabiliyetleri, lâtifeleri, maneviyatı,

Duyu ve duyguları ve hisleri ile; ayrı ayrı isimlerin ayrı ayrı nakışlarını gösteriyor.

Demek, nasıl ki, isimlerde bir İsm-i Âzam var; öyle de, o isimlerin nakışlarında dahi

En büyük bir nakış vardır ki, o da insandır.

İnsan ruhunun; bütün cesediyle öyle bir münasebeti vardır ki,

Bütün azasını ve cüz ve kısımlarını birbirine yardım ettirir.

Yani İlâhî İrade’nin görüntü ve yansıması olan yaratılış emirlerine

Ve o emirden maddî vücut giydirilmiş; İlâhî bir kanun ve Rabbanî bir lâtife / duygu olan ruh;

Onların idaresinde, onların manevî seslerini hissetmesinde

Ve ihtiyaçlarını görmesinde birbirine engel olmaz.

Ruhu şaşırtmaz. Ruha göre uzak yakın bir hükmünde, birbirine perde olmaz.

İsterse çoğunu birinin imdadına yetiştirir. İsterse bedenin her uzvu ile bilebilir, hissedebilir,

İdare edebilir. Hatta, çok nuraniyet kazanmış ise, her bir azası ile görebilir ve işitebilir.

Madem Hz. Allah’ın bir kanunu olan ruh; küçük bir âlem olan insan cisminde ve azasında

Bu durumu gösteriyor. Elbette en büyük âlem olan kâinatta, Allah’ın her şeyi kuşatıcı iradesine

Ve mutlak kudretine hadsiz fiiller, sınırsız sesler ve dualar, işler; hiçbir cihette ona ağır gelmez,

Birbirine mâni olmaz, o Yaratıcıyı meşgul etmez, şaşırtmaz.

Bütününü birden görür. Bütün sesleri birden işitir. Yakın, uzak birdir.

İsterse bütününü, birinin imdadına gönderir.

Her şey ile her şeyi görebilir. Seslerini işitebilir ve her şey ile her şeyi bilir.

Hayatın çok önemli bir mahiyeti ve ehemmiyetli bir görevi var.

Hayatta hissiyat suretinde kaynayan, iç içe geçmiş nakışlar ve pek çok isimler;

Hz. Allah’ın zatî işlerine işaret eder.

Gayet parlak bir surette,

Hayy ve Kayyum olan Hz. Allah’ın zâtına mahsus işlere aynalık eder.