Gerek Batı gerek Doğu gerek güney ve gerekse Kuzey bölgelerinden yani dünyanın neresinde olursa olsun; hanedanların (sülalelerin), aşiretlerin veya kabilelerin tarihi, asla milletlerin tarihini temsil edemez. Aşağıda bu konu zaten genişçe anlatılacak. Mesela Türk tarihinin parçaları olan; İhşitoğlu Devleti, Tolonoğlu Devleti, Selçuklu Devleti, Timur Devleti, Babür Devleti, Gazneliler, Karahanlılar, Harzemşahlar Devleti ve Osmanlı Devleti kendilerini bu adlarla tanıtsalar da;. Batı dünyası bunları Türk Devleti diye tanımışlar, yazmışlardır. Bu meseleyi en güzel anlatan rahmetli Nihal Atsız çok güzel bir şekilde izah etmiştir. Bu yazıyı gençler ve ilgililer okusun, tarihimizi bu anlayışla düzenlesinler diye sunmayı bir tarihi borç biliyorum o şöyle diyor:

“Türk tarihine bakışımız nasıl olmalıdır? Bu, pek önemli bir meseledir. Çünkü Türk tarihi; İngiliz, Alman veya Fransız milletlerinin tarihi gibi ele alınamaz. Bunun sebebi, Türk tarihinin, o milletlerin tarihi kadar basit olmayışıdır. Bugün, dünyadaki belli başlı milletlerin nasıl meydana geldiğini biliyoruz. Çünkü bu, tarihin gözleri önünde olmuştur. Halbuki Türk Milleti tarih başladığı zaman ortaya çıkmış bulunuyordu. Bundan başka Avrupa milletlerinin tarihi, hemen hemen, hep aynı dar bir alanda geçtiği için, onların tarihlerini sıraya koymak kolaydır. Fakat, Türk tarihi için bu, mümkün müdür?

Bazen Çin'de, bazen Mısır'da, bazen Avrupa'da gördüğümüz Türkler’in tarihini bir çerçeveye sığdırmak güç bir iş gibi gözükür. Bundan dolayıdır ki şimdiye kadar Türkler, kırk yerde kırk devlet kuran bir millet sayılmış ve Türk tarihini kronolojik bir düzene sokmak girişimi görülmemiştir. Eskiden, tarihin destanlarla karışık olduğu zamanlarda, Türkler’in kafasında daha sistemli bir tarih görüşü vardı. Bugün, birçok bilinmeyen gerçekler meydana çıktığı için, artık, o eski görüş ile yetinmek mümkün değildir. Bunun için bir yeni tarih sistemi bulmak zorundayız. Milliyetçi olduğumuz ve büyük Türk birliğine inandığımız için de tarihimize vereceğimiz sistem, dileklerimize uygun olmalı ve bu sistem, bize yalnız geçmişimizi en parlak şekilde göstermekle kalmamalı, aynı zamanda ilerisi için de yol çizmelidir.

Birçok milletler için tarih, bir vatan tarihidir. Meselâ Fransızlar için vatan tarihinden başka bir tarih usulü gütmek mümkün değildir. Bundan dolayı da Fransızlar için millet, o vatan içinde oturan ve birbirine karışan insanların topluluğundan doğan varlık demektir. Çünkü Fransızlar ne Goluva (Galya) ne Latin ne de German (Alman) olduklarını iddia edebilirler. Bu unsurların hepsinin aynı vatanda karışmasından doğan bir millet oldukları için, vatan tarihini esas olarak almaya mecburdurlar. Araplar için tarih, bir millet tarihidir. Çünkü, vatanlarının sınırları değişik kalmakla beraber, bu millet, uzun yüzyıllar devletini kaybetmiş, fakat millî varlığını saklamıştır. İngilizler içinse tarih, bir devlet tarihidir. Çünkü, vatan dışına çıkınca kültür bakımından İngiliz kalmakla beraber İngiliz'den başka bir isim taşıyan İngilizler esas varlıklarını ana devletlerinde korumuşlardır. Bununla beraber bu hükümler kesin sayılamaz. Fransızlar için vatan-devlet, İngilizler için devlet-vatan esasının varlığı da söylenebilir.

Kesin olan şudur ki, tarihî kuruluşları başka olan milletler için, tarih sistemi de başka başkadır. Bize gelince: Bizim şimdiye kadar sahip olduğumuz “tarihî görüşümüz” yanlıştır. Çünkü bizim için millet devlet esasını kabul etmek millî menfaatlarımız için daha uygun olduğu halde, biz, millet tarihi şöyle dursun, devlet ve vatan tarihini bile bir yana bırakarak, yalnız sülâle ve rejim tarihini esas olarak kabul ettik. Her sülâleyi bir devlet sayarak, şimdiye kadar, sülâleler sayısınca devlet kurduğumuzu ileri sürdük. Fakat düşünmedik ki o kadar devlet kurduksa, bunların hiç birisini de yaşatamamış olduk! Halbuki elimizde, her zaman bir Türk devleti vardı.

Çünkü gerçekte bu kadar devlet kurmuş değil, bu kadar hanedan (sülâle) değiştirmiş bulunuyorduk. Tarihî hayatları uzun olan bütün milletlerde olduğu gibi, bizde de bir takım hükümdar hanedanları (sülâleleri) gelmişti. Başka milletler onları hükümdar sülâleleri diye saydıkları halde, biz, ayrı devletler diye kabul ettik. Bu çeşit hükümdar hanedanlarının (sülâlelerinin) zamanlarını ayrı devletler olarak kabul etmek elbette ki yanlıştır. İngiltere'de, Fransa'da hanedanlar (sülâleler) nasıl birbirlerinin ardından gelmişse ve Fransa'da Kapet Burbon, Orlean, Napoleon; Almanya'da Saksonya, Frankonya, Baviyera, Hasburg; İngiltere'de Anju, Tudor, Stuard devletleri yoksa ve bunlar sadece hanedanlar ise; bunun gibi, Türkeli’nde de Kun (Hun), Gök Türk, Uygur, Selçuk, Osmanlı devletleri yok, hanedanları (sülâleleri) vardır.

Bazen iki veya daha çok hanedan idaresinde iki veya daha çok siyasî Türk zümresinin bulunması ve bunların birbirleriyle çarpışmaları bu kuralı bozamaz. Nasıl ki Almanya'da düne kadar aynı zamanda hâkim olan birçok hanedanlar bazen birbirleriyle çarpıştıkları, hatta bunlardan bazıları Fransızlar ile birleşerek öteki Almanlar’a karşı yürüdükleri halde Alman devleti bir devlet sayılıyor idiyse, bizde de aynı şekilde bir devlet olmak gerekir. Eğer bütün milletler tarihlerini bizdeki gibi değerlendirselerdi, o zaman, meselâ İngiltere'de İki Gül Savaşı’nda iki devlet bulunduğunu kabul etmek lazım gelirdi.

Yine Fransa'da, kontlukların kuvvetlenip kral nüfuzunun gücünü kaybettiği zamanlarda, birkaç devlet bulunduğunu kabul etmek gerekirdi. Hele XVIII. ve XIX. yüz-yıllar Almanya’sı, içinden çıkılmaz bir hal alır, belki de Almanya denilen varlığın inkâr edilmesi lüzumu baş gösterirdi. Bizim tarihlerimizin, böyle aykırı bir şekilde yazılmasında hanedancılık zihniyeti büyük rol oynamıştır. Hanedanın kutsal bir varlık sayılması, onun düşmesiyle devletin yok olduğu düşüncesini doğurmuştur. Halbuki, bu gibi hallerde değişen şey, zamanımızın kabine değişmeleri ile kıyaslanacak kadar basittir. Meselâ Doğu Türkeli’nde Gök Türk hanedanının düşüp Dokuz Oğuz hanedanının kurulması yeni bir devlet doğması gibi sayılır. Gerçekte ise aynı devlette hanedan değişmiştir. Halkı, sınırları, toprağı, teşkilâtı, dili, geleneği aynı olan bu iki devre arasındaki ayrılık, yalnız başlarındaki hanedanın ayrı oluşundadır. Onun için Gök Türkler ile Dokuz Oğuzlara, nasıl ayrı iki devlet diye bakabiliriz? Düşünmeli ki, Dokuz Oğuz dönemi Gök Türk döneminin gelişmesinden başka bir şey değildir. Ve nihayet, eğer, bizdeki hanedan değişmeleri başka milletlerdeki hanedan değişmeleriyle aynı şartlar içinde olmuyorsa, bunun sebeplerini milletlerin ruhî farklarında aramalıdır. Şu hâlde, hanedanları ayrı devlet saymak, hanedancılık zihniyeti ile hareket etmek değil midir? Bir de günümüzün tarihinden örnek alalım:

Bizde hâkim olan yanlış tarih anlayışına göre, Osmanlı Devleti yıkılmış, onun yerine Türkiye Cumhuriyeti gelmiştir. Bu düşünüş de yanlıştır. Çünkü, bir Osmanlı Devleti yoktu ki yıkılmış olsun. Sadece Osmanlı hanedanı vardı. Yıkılan odur. Yâni devlette rejim değişmiştir. İşte o kadar... Sonra şunu da unutmamak gerek ki, eğer biz, yıkılan hanedanları devletler gibi gösterirsek, bundan, Türkler’in siyasi hayatta istikrara sahip olmadıkları, devletlerini uzun zaman yaşatamadıkları sonucu da çıkar. Milletlerin psikolojisi yüzyıllar içinde değişmediğine veya pek az değiştiğine göre bu, Türkiye Cumhuriyeti’ni de uzun müddet yaşatamayacağımız gibi bir düşünceye yol açabilir. Bundan kazanacak olan da elbette biz olamayız. Milletlerin hayatında iç savaşlar ve karışıklıklar görülür. Fakat bundan, hiçbir zaman o devletin ikiye ayrıldığı anlamı çıkmaz. Eğer, böyle olursa, merkeziyetçi olmayan eski Türk idare şekline göre, milletimizin, pek dağınık bir hayat yaşadığı, birleşip devlet kuramadığı gibi bir anlam da çıkabilir.

Yine, bazı iç karışıklık ve ayrılıkların uzun sürdüğü de olur. Anadolu'daki beylikler devri gibi. Bu beyliklerin hepsini birer devlet sayabilir miyiz? Bu, büyük bir yanlış olur. Çünkü gerçekte olan şey, “Batı Türkleri’nin” başsız kalmalarından ibarettir. Nitekim 1806-1871 arasında Almanya da başsız kalmış, fakat kimse Prusya, Baviyera, Saksonya, Vurtemberg vesaireyi ayrı birer devlet saymamıştır. Tarih yine Almanya tarihi olarak sayılmış ve okunmuştur. Halbuki biz hâlâ, her hanedanı ayrı devlet sayıyor ve Türkiye tarihi deyince, tek tek, Osmanlı hanedanı ve cumhuriyet devrini anlıyoruz. O halde, bu yanlış görüşü nasıl doğrultmalıyız? Türk tarihini, ancak, kendi şartlarımıza göre gereken değişiklikleri göz önünde tutarak, başka milletlerin kendi tarihlerini ele aldıkları yöntem gibi bir yöntemle değerlendirmek suretiyle bir düzene sokabiliriz. Bu yolda yürüyünce, Türk tarihini ilk önce ikiye ayıracağız: 1- Anayurttaki Türk tarihi, 2-Yabancı illerdeki Türk tarihi.” (Nihal Atsız; Türk Tarihinde Meseleler Ötüken Yayını 2025 İstanbul)”

İşte Türk tarihine bu anlayışla bakmak en doğrusu olacaktır; Türk Milleti’nin M.Ö. 209 yılından Metehan tarafından kurduğu devletin de Türk Devleti olduğu gerçektir. Türkiye Cumhuriyeti ile 2235 yıllık maziye sahip olarak ve bundan sonra da ilelebet devam edecektir…