İsrail Hahambaşı David Yosef, Gush Katif Müzesi’ndeki konuşmasıyla soykırım suçu işlemiştir. Filistin halkının olmadığını, Gazze ve Batı Şeria’nın yok edilerek Yahudilere açılması gerektiğini söyleyerek soykırımı teşvik etmiştir. Filistinlilerin hiçbir hakkı olmayıp yok edilmesi gerektiğini ilan ederken soykırım suçunun ortağı olmuştur.

Bölgede soykırım uygulayan İsrail’in hemen bütün yöneticileri bu suça katılmakta olup sorumlular Netanyahu ve Gallant’la sınırlı değildir. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) tutuklama kararı verdiği bu kişilerin yanında açıkça soykırım uygulayan birçok üst düzey yönetici bulunmaktadır. Bununla beraber en üst dini otorite hahambaşılığın soykırıma ortaklığındaki deliller sınırlıydı. Hahambaşı’nın açıklaması, kendisinin de soykırımcı olduğunun ilanıdır.

Hahambaşı’nın vahşi beyanatı, dünyada tepkiyle karşılanmıştır. Buna karşın diğer ülkelerdeki hahambaşılıkların karşı beyanatı bilinmemektedir. Eğer bu sözler bir kasaba hahamına ait olsaydı, diğer hahambaşıların karşı cevabı gereksiz olabilirdi. Ancak sözkonusu İsrail hahambaşı olduğu halde diğerlerinin sükutu, ikrar demektir. Dolayısıyla bu zulme açıkça karşı olan az Yahudi dışındakiler de soykırımcı politikaları desteklemektedir.

“Zaten bütün dinler diğerlerini yok etmek isterler” iddiası İslam için kesinlikle yanlıştır. Müslüman devletlerde gayrimüslim hakları konusunda geniş bir literatür bulunmaktadır. Bedir’den, Malazgirt’te, hemen bütün savaşlarda düşman esirlere, yaralılara karşı muameleler aynı zamanda insancıl hukukun kaynağını oluşturmuştur. Alpaslan’ın haçlı komutanını esir aldıktan sonra serbest bırakması Hristiyan dünyasında şaşkınlıkla karşılanmış, orduyu sattı iddiasıyla Diyojen’in gözlerine mil çekilmiştir. Yavuz Sultan Selim, Sırpların eşkiyaları teslim etmemesi sebebiyle kılıçtan geçirilmesi veya Müslüman olmaları fermanının, en üst dini otorite Şeyhülislam Zembilli Ali Efendi şeriata aykırı olduğu gerekçesiyle yürürlüğünü engellemiştir. Her devirde gerçekten şeriatla yönetilen devletlerde gayrimüslimlerin hakları konusunda nice örnekler bulunabilir.

İslam devletlerinde de düşmana veya muhaliflere karşı insanlığa aykırı muamele örnekleri görülebilir. Ancak bunların temelinde din kuralları bulunmayıp bilakis İslam’a aykırı hareket eden yöneticilerin kusuru sözkonusudur. Sadece gayrimüslimlere değil Müslümanlara da zulmeden birçok ismi Müslüman yönetici örnekleri bulunabilir. Hafız veya Beşar’ın yüzbinleri öldürmesi, zindanlarda çürütmesinin İslamiyetler ilgisi yoktur. Müslüman Babür Devleti’nde Ekber Şah’ın özellikle Sünni Müslümanlara yaptığı zulüm de İslam’a aykırıdır. Sarayı Şiiler, Cizvit papazları, Sanskrit rahipleriyle dolduran şah, İslam-Brahman-Budizm-Hristiyanlık karışımı bir din kurma iddiasıyla yola çıkmış, diğerlerine her türlü desteği sağlarken Sünnileri katletmiş, cami ve medreselerini yıkarak Hindu tapınaklarına çevirmiştir. Öyle ki kendisine secde etmeyi reddeden büyük alim, nakşî şeyhi İmam-ı Rabbani’yi zindana atmıştır. Bütün bunlar da İslam’a aykırı olup Şah Müslüman ismi taşısa da yaptıklarının dinle ilgisi yoktur, hatta İslam’a aykırıdır. Kaderin tecellisi olarak sonraki şahlar döneminde Müslümanların cami ve medreseleri daha mükemmel şekilde inşa edilmiş, Şah Cihan ve Alemgir Evrengzip İmam-ı Rabbani’nin yoluna girmiş, ülke tarihin en müreffeh ve mamur dönemlerinden birini yaşamıştır. Öyle ki bu dönemde inşa edilen Taç Mahal halen dünyanın yedi harikasından biri olarak tescil edilmiştir.

İsrailli yöneticiler soykırımları zevkle uygularken yerine geçmesi muhtemel muhalefet liderleri, Netanyahu’yu daha şiddetli katliam yapmadığı için kınamaktadırlar. Uluslararası hukukun önemli kurumlarından UCM’nin Netanyahu ve Gallant’ı tutuklama kararlarına karşı Trump yönetimi bir bahaneyle savcıyı görevden uzaklaştırmış, mahkeme üyelerine karşı yaptırım kararları almıştır. Görünüşte Netanyahu ile didişen Trump, aslında ona desteğini sürdürmektedir. Aynı süreçte New York belediye başkanının emniyetten de sorumlu olarak Netanyahu’yu tutuklama girişimi, demokrasi ve katılımcılığın önemi konusunda fikir vermektedir.

Binlerce Müslüman’ın katili, soykırım suçlusu Sırp kasabı Mladiç’in tam da bugünlerde Lahey’deki hapishanede ölmesi, UCM üyeliğini Müslüman devletlerin yeniden düşünmesini gündeme getirmiştir. Öyle ki Sırp ve Hırvat soykırımcılar Batının ve Siyonist lobinin desteği ile Müslümanları yok ederken kesinlikle yargılanıp cezalandırmayı değil de ödül beklemekteydiler. Buna karşı o dönem Dışişleri Bakanlığımız, merhum Aliye İzzebegoviç ile son derece başarılı diplomasi yürüterek UCM’nin öncüsü durumundaki Eski Yugoslavaya Savaş Suçları Mahkemesi’nin kurulmasını sağlamıştır. Myanmar’daki soykırım yanında İsrail devleti ve yöneticilerini de yargılayan bu mahkeme, Siyonist lobinin kucağındaki Trump tarafından düşman ilan edilmiştir. Gazze soykırımına karşı olduğunu ilan eden her ülkenin bir an önce UCM’nin yetkisini tanıması ve soykırımcılar hakkında tutuklama kararı çıkarılması girişiminde bulunması gerekmektedir.

İstanbul Ceza Mahkemesi’nin Netanyahu’yu tutuklama kararı önemli olduğu halde hukuken tartışmalı olup interpolden talep için ilgili bakanlıklarda bekletilmektedir. Gerek iç hukuk gerekse uluslararası hukuk açısından bir yerel mahkemenin bu yöndeki kararı uygulama aşamasında sorunlu olduğu halde Türkiye’nin UCM kararının gereğini yerine getirmesi yönünde iradesini belirtmesinde hiçbir sorun bulunmamaktadır.

Milletlerarası Hukukun kurumlaşması sürecinde UCM’nin kurulması son derece önemli bir aşamadır. Ancak bu mahkemenin yetkisini kabul eden ülkeler daha çok Hristiyanlar olup Türk ve İslam devletleri açısında utanç verici bir gerçek sözkonusudur. Bangladeş, Afganistan, Moğolistan ve Filistin Devleti dışında bir Müslüman ülkenin UCM’nin yetkisini kabul etmemiş olması hazindir. Belirtmek gerekirki Budist Myanmar yönetiminin Müslüman Arakanlılara soykırımına karşı, UCM yetkisini kabul eden Bangladeş sayesinde dava açılmış ve yargılama başlamıştır.

Gazze, Batı Şeria, Lübnan’da Müslümanların yok edilmesine çalışan İsrailli yöneticilere Hahambaşı da eklenmiştir. Daha önce gayrimüslim devlet ve yöneticilerin İsrail devleti ile Netanyahu ve Gallant’a karşı açtıkları davalara Müslüman yönetici ve kurumlar sonradan müdahil olmuş, bir anlamda kamuoyunu tatmin için peşlerine takılmıştır. Devam eden soykırımın yeni sorumlularına kaşrı dava açmada öncülüğü gayrimüslimlerden beklemeden öncelikle UCM yetkisi tanınmalı ve dava süreci başlatılmalıdır. Bu hususta her fırsatta Türk ve İslam dünyasında etkili olduğunu belirten Türkiye’nin girişimi beklenmektedir.