Kâinat, tamamiyle muazzam / çok büyük,

Kesin bir bürhan ve delil.

Şehadet / Görünür âlem

Ve Gayb / Görünmez âlemin dili.

Hem de onun;

Taşa toprağa bürünmüş hâli.

Tıpkı Yûnus Emre’nin:

“Ete kemiğe büründüm,

Yûnus diye göründüm.” Demesi gibi.

Bu gerçeği, Gayb lisanı şehadetle / tanıklık ederek,

Onu tespih ediyor / onu anıyor.

Kâinat, muvahhid olduğunu

/ tevhîdi / Allah’ın bir olduğu inancını;

Hâl diliyle dile getiriyor.

Rahman olan Allah; büyük bir sesle;

Bir oluşunu belirterek hâl diliyle

Zikrediyor ki: “Lâ ilâhe illâ Hû.”

/ “İlâh yok, ancak O ( / Allah) var.”

Diye Allah’ı zikredip anıyor.

Bütün zerre ve hücreler,

Tüm rükün ve âzâlar;

Allah’ı zikreden / anan birer dil.

Hep beraber derler ki:

“Lâ ilâhe (ilâh yok) illâ (ancak) Hû (O) var.”

Evet, Kâinat / Evren büyük bir dil hükmünde.

Küçük - Büyük varlıkları ile birlikte;

Bu şehadet ve tasdîki / bu şâhit oluş ve kabûlü;

Tek bir dilmiş gibi,

Zikredip dile getiriyorlar.

İnsan, vâhid-i kıyasî / ölçekdir.

Her şeyin nümûnesi / örneği,

Onda mevcut.

Maddeyi tanımak isteyen,

Bedenine baksın!

Mânâyı bilmeyi arzu eden;

Kendi mânâ ve anlamını düşünsün!

Çünkü fıtrat / yaratılışta, yalan yok!

Hâl dilini anlamak ise,

Hâlden anlayanın işi.

Bu da şüphesiz ki, insan.

Zaten tüm Kâinat;

Ulvî / çok yüce bir musikîyi yansıtır.

Bu ulvî zikir sesini ise, ancak;

İman / inanç nûruna sahip olanlar işitir.

İşitence de mest olur.

Oluşan bu ruhî havadan.

Bu ilâhî mâsivadan.

Artık ayrılmak istemez.